ÖLÜLER ORMANI PERİSİ
Şehir hayatından biraz olsun uzaklaşmak, kafasını dinlemek için tek başına şehrin dışındaki ormana kamp yapmaya gelmişti. Ne arabasını almıştı ne de atını. Gerekli tüm malzemeleri sırtına yüklemiş ve buraya kadar yürüyerek gelmişti. Uzun bir yürüyüş olmuştu. Ara sıra dinlenmek için mola vermişti. Bunun zor olacağını zaten biliyordu ama yine de tamamen ilkel yöntemleri kullanmak konusunda kararlıydı. Takati kalmamış, enerjisi tükenmiş olsa da sonunda gelmişti. Başarmıştı, ormandaydı. Kendisine uygun bir yer bulup sırtındaki eşyaları yere bıraktı. Ağaçların çok sık olduğu, zeminin ise düz olduğu bir yer seçmişti. Yanında ona iki gün yetecek kadar yiyecek, su, çadır yapmak için bir muşamba ve ateş yakmak için kibrit kutusu vardı. Ve birkaç ıvır zıvır. Herhangi bir hayvan saldırısına karşı ise elbette tüfeğini de yanına almıştı. Sonuçta iki gün boyunca ormanın ortasında yapa yalnız olacaktı. Onu kendisinden başka koruyacak kimse yoktu. Ormanın ıssızlığından ve bazı hayvanların seslerinden biraz ürkmüştü, ama onun dışında huzurluydu. Bir süre oturduğu yerde boş boş durup, sadece etrafı seyretti. Kuşların cıvıltısı, böceklerin sesleri ve rüzgârın savurduğu ağaçların çıkardığı hışırtılar... Burada küçük bir kulübesi olsa ve yaşamak için ihtiyacı olan her şeye sahip olsa, ölene kadar burada yaşamak isterdi. Ama şehirde yetişen biri ormanın ortasında en fazla ne kadar hayatta kalabilirdi ki? O şehir hayatına alışıktı. Sadece orada yaşayabilirdi ve bundan nefret ediyordu. Bu yaşına kadar çok sık orman yürüyüşlerine çıkmış, pikniklere gitmişti ama o zamanlar yanında ya arkadaşları ya da ailesi oluyordu. İlk kez tek başına gelmişti, üstelik bundan kimsenin haberi yoktu. Onunla beraber gelmek isterler ya da sonrasında bir yerlerden çıkıp huzurunu kaçırırlar diye buraya geleceğini hiç kimseye haber vermemişti. Buraya gelmek için açıkça evden kaçmıştı. Yani burada ölse kimsenin haberi olmazdı ve cesedinin bulunması uzun zaman alırdı. Tabi doğa, onun cesedini olduğu gibi bırakırsa. Eve geri döndüğünde karısının ve annesinin ona neler söyleyeceklerini, neler yapacaklarını tahmin bile edemiyordu. Onu mahvedeceklerdi. Belki de çoktan onu aramaya başlamışlardı bile. Karısı iki çocuğunu bırakıp onu terke gittiğini düşünüyor, annesi ise eve dönmediği taktirde onu evlatlıktan reddetmeyi düşünüyor olmalıydı. Çalıştığı avukatlık ofisindeki patronunun ve arkadaşlarının düşüncelerini ise tahmin bile edemiyordu. Her ne ise... Geri döndüğünde kendisini onlara bir şekilde affettirebilirdi. Şimdi önemli olan kendi isteği, kendi huzuruydu. Sadece iki gün yalnızca kendisini düşünmekten ne zarar gelecekti ki? Her zaman başkaları uğruna yaşamış, hep başkalarını memnun etmeye çalışmış, kendisini başkalarına beğendirmek için uğraşmıştı. Eline geçen şey ise kocaman bir sıfırdı. Hiçbir kazancı olmamıştı. Kimse onu tebrik etmemiş, onu ödüllendirmemişti. Etrafına baktığında genelde işe yaramaz, aptal, bencil ve nankör insanlar görüyordu. İşin garibi ise bu tür insanlar her zaman mutluydu. İstedikleri her şeyi kolaylıkla elde ediyorlardı. İstedikleri her şeye sahiplerdi. Hayatlarında huzursuzluk, can sıkıntısı, üzüntü yoktu çünkü hiçbir şeyi umursamıyorlardı. Ama kendisi istediği bir şeyi elde edebilmek için çok fazla çalışıp çabalamak, çok fazla uğraşmak zorunda kalıyordu. Buna rağmen çoğu şeye sahip olamıyor, sonra da bu isteklerinden vazgeçmek zorunda kalıyordu. Onu en çok öfkelendiren şey de buydu. Aptal insanların her şeyi kolayca elde edebilmesi, ama onun gibi olanların çok fazla çabaladıkları halde çoğu şeyi elde edememeleriydi. Bu durum onu depresyona bile sokmuştu. Hak etmeyen insanların mutlu ve her şeye kolayca sahip olduklarını görmek onu delirtiyor, öfkelendiriyordu. Belki bunun da bilimsel bir adı vardı, ama kendisinde bir sorun olduğunu sanmıyordu. Bu ona gayet doğal geliyordu, sonuçta o da bir insandı ve kıskanmak gayet doğal bir şeydi. Kampını yapabilmek için hazırlıklarına başladı. İlk iş çadırını kurmaktı. Yanında getirdiği muşamba ile çadırını kurmak için aynı uzunluklarda üç tane oduna ihtiyacı vardı. Odunları bulduktan sonra çadırını hızlıca kurdu. Basit ama kullanışlı bir şey olmuştu. Bu ona yeterdi. Yastığını ve battaniyesini de içine koyduktan sonra havanın kararmaya başladığını fark etti. Yola sabah erken saatte çıkmıştı ama hem yürüdüğü yol hem de burada durup dinlendiği süre çok uzundu. Yaz ayında olmalarına rağmen gece vakitlerinde hava soğuk oluyordu. Bu yüzden akşam yemeğini yerken ısınmak için ateş yakması gerekiyordu. Hava daha çok kararırsa ve kampını bulamazsa diye bir mum yakıp çadırının yanına koydu. Sonra yakacak odun bulmak için kampından ayrıldı.
Ağaçların dallarının arasından görebildiği kadarıyla gök yüzü gri ile mavi bir tona bürünmüştü. Aslında hava çok karanlık değildi ama ormandaki ağaçlar, gün ışığının zemine ulaşmasını engellediğinden, burası daha erken kararmaya başlamıştı. Gökyüzü buradan bakınca onu kendine aşık ediyordu. Ormanın kokusunu ve toprağın ayaklarının altında çıkardığı sesi saymıyordu bile. Her zaman hayalini kurduğu şeyi hatırladı. Gözlerini her kapattığında kendisini bir ormanın ortasında, çırılçıplak bir halde toprağın üzerine bıraktığını, üzerine tepindiğini, hatta yavaş yavaş toprakla bütünleşerek içine gömüldüğünü hayal ediyordu. Bunu şimdi gerçekleştirmenin tam sırasıydı. Kendi kendine sırıtarak üzerindeki ceketini çıkarmak için bir hamle yaptı. O sırda bir ses duydu, anında durakladı. Sese dikkat kesildi. Bir süre sessizlik olduktan sonra aynı sesi tekrar duydu. Bu bir piyano sesiydi. Kaşlarını attı. Ormanın ortasında piyanonun ne işi vardı ki? Kim buraya bir piyano taşımakla uğraşırdı? Sesin çok uzaktan geldiği belliydi. Yankılı ve boğuk geliyordu ama bir yandan da insanı büyülüyordu. Ormana değişik bir atmosfer katıyordu. Geçek bir ziyafet. İçini huzur kaplıyordu. Bu ziyafeti kimin verdiğini merak etti. Sesin geldiği yöne doğru yürümek istedi ama nereden geldiğini anlayamadı. Kendi etrafında bir tur attıktan sonra herhangi bir yöne doğru yürümeye başladı. Yürüdükçe ses yaklaşıyor, netleşiyordu. Bu bir tesadüf müydü yoksa başka bir şey mi bilmiyordu, ama ses sanki onu doğru yola kendisi çekmişti. Aksi halde bu koca ormanda bu sesin hangi yönden geldiğini nereden anlayacaktı ki? Bir süre daha yürüdükten sonra durmak zorunda kaldı. Karşısına çamurlu, bir yol çıkmıştı. Sanki orman tam bu noktada ikiye ayrılmıştı. Yarısı yemyeşil yapraklı ağaçlarla, çalılarla ve çiçeklerle kaplı, diğer tarafı ise kıştan kalma ölü bir ormandı. Çünkü buradan sonraki zemin tamamen çamurla kaplıydı, tek bir çiçek ya da yeşillik görünmüyordu.
Üstelik tüm ağaçlar çıplaktı. Dallarında tek bir yaprak bile kalmamıştı. Şaşkınlıkla arkasını dönüp geldiği yöne baktı. O taraf hala yemyeşildi. Sonra tekrar önüne döndü ama burası da hala ölü bir ormandı. Bu nasıl olabiliyordu? Bu bir çeşit doğa olayı mıydı yoksa Tanrı’nın bir hikmeti mi? Ses tam olarak ormanın ölü olan tarafından geliyordu. Ama bir insan neden burada yemyeşil bir arazi varken ormanın ölü olan tarafında durmak isterdi ki? Üstelik piyanosuyla. Burada böyle bir güzellik varken çamurlu zemin ve kuru ağaçlar insana nasıl ilham verebilirdi ki? Bu kadar müzik ziyafetinin yeteli olduğuna karar verdi, elbette oraya gitmeyecekti. Kim bilir, belki de bir yerlerde bataklık vardı. Sonuçta buraya geldiğini bilen kimse yoktu, burada bir başına ölmek istemiyordu. Piyanoyu çalan kişi her kim ise onun sesini bile duymazdı, belki de yabancı olduğundan yardım etmezdi. Ölmek için henüz hazır değildi, bu yüzden kampına gitmek için geri döndü. Odun toplamaya çıktığını çoktan unutmuştu. Arkasını döndüğü sırada ilginç bir şey oldu. Bir adım attığında, sanki görünmez bir şeye çarpmış gibi olduğu yerde kala kaldı. Bir hamle daha yaptı ancak o görünmez şeye tekrar çarptı. Neler olduğuna anlam vermeye çalışırken bedeninde tuhaf bir şey hissetti. Hiçbir hamle yapmadığı halde arkasına döndü ve ayakları, o ölü ormana doğru birkaç adım attı. Sanki birileri onun bedenini kontrol ediyor, ayaklarını hareket ettiriyordu. Tüm bunlar tamamen kendi iradesi dışında oluyordu. O hiçbir şey yapmıyordu, hatta direniyordu. Ama ayakları o bölgeye girmiş, ilerlemeye devam ediyordu. Şu an sanki bedenine başka biri girmişti ve bedenini kontrol ediyordu. Şaşkınlıkla neler olduğunu anlamaya çalışırken, diğer yandan da etrafına bakınıyordu. Ormanın diğer tarafında hava yeni yeni kararmaya başlamıştı, hatta ağaçların arasından gördüğü kadarıyla gökyüzü hala aydınlıktı ama bu tarafta, hava neredeyse zifiri karanlıktı. Onu şakına çeviren diğer şey ise bu karanlığa rağmen etrafı net bir şekilde görebilmesiydi. Artık korkmaya başladı. Garip şeyler oluyordu ve bunlar onun hiç hoşuna gitmiyordu. Ama hoşuna giden bir hala vardı. Çalmaya devam eden piyano. Bir süre daha bilinçsizce ilerledikten sonra nihayet onu gördü. Tam karşısında bir piyano vardı. Piyanonun başında ise bir kadın. Kendisini kaptırmışçasına sadece önüne, piyanoya odaklanmıştı. Hiç durmaksızın aralıksız çalıyordu. Ama tuhaf olan başka şeyler de vardı. Piyano sanki bir ağaç gibi toprak ile büyülenmişti. Sanki olduğu yerde duran bir ağacı piyanoya çevirmişler gibiydi, üzerindeki tuşlardan başka hiçbir müdahale yoktu. Sanki ormanda yetişen bir piyanoydu. Bu onu bir yandan büyülemiş, bir yandan da korkutmuştu. Bu ne garip bir şeydi. Gözü piyanoyu çalan kadına kaydı. Kadının üzerinde siyah, uzun bir elbise vardı. Ayrıca yere kadar uzanan siyah saçları vardı. İlginç olan ise kadının elbisesinin de tıpkı piyanı gibi toprak ile bütünleşmiş olmasıydı.
“Affedersiniz, burada ne yapıyorsunuz?” diye sordu çekinerek, ama kadın ona cevap vermedi. Bunun yerine çaldığı müziği biraz daha hızlandırdı. Kadının onu duymamış olduğunu düşünerek tekrar seslendi.
“Size söyledim, beni duymuyor musunuz? Bu arada piyanonuz güzelmiş, nereden aldığınızı merak ettim doğrusu.”
Kadının parmaklarıyla beraber, çaldığı müzik daha da hızlandı. Biraz önce bile onu duymadıysa şimdi hiç duyamazdı. Ona yaklaşıp dikkatini kendisine çekebilmek için omzuna dokunmak istedi ama eli boşluğa düştü. Şaşkınlıkla gözlerini kocaman açtı, ona tekrar dokunmak için aynı hamleyi yaptı ama eli tekrar boşluğa düştü. Bu da neydi böyle? Bir halüsinasyon mu görüyordu? Uyuya kalmıştı da kabus mu görüyordu. Yoksa o bir hayalet miydi? Gözlerinin sıkıca kapatıp birkaç kere kırptı, tekrar açtı ve birkaç derin nefes aldı. Sonra kadına tekrar dokunmak istedi ama asla dokunamıyordu. O yalnızca görünüyordu, fiziksel olarak burada değildi.
“Neler oluyor? Siz nesiniz böyle?” diye sordu korkuyla. Müziğin sesinden kendi sesini bile zor duyuyordu. Sonra bir şeyler oldu, etraf hafif bir şekilde aydınlandı. Başını kaldırıp etrafa baktığında, biraz önce karanlıktan dolayı göremediği bazı korkunç şeyler gördü. Etraf muhtemelen karanlığa gömülü bu vahşeti onun görebilmesi için aydınlanmıştı. Tüm ağaçlarda ölü ve çıplak insan bedenleri vardı. Dehşet içinde gözlerini kocaman açtı, kendi etrafında bir tur attı. Sonra bir tur daha attı. Her yerdeydiler, her yerde ölü insan bedenleri vardı. Tamamı erkek bedenleriydi. Hepsi tamamen çürümüştü. Bedenler siyah ile gir arasında bir renge sahipti ve üzerlerinde kurtlar ile böcekler dolaşıyor, onları yiyip bitiriyordu. Bu da neydi böyle? Şu an ne yaşıyordu? Eğer bu bir kabussa bunun bir an önce bitmesini diliyordu. Gözlerini her kırptığında cesetler daha da çoğalıyordu. Sanki daha önce orada değillermiş, birden var oluyorlarmış gibi beliriyorlardı. Korku içinde, piyano çalan kadına döndü. O sırada kadın ile göz göze geldi. Bir şaşkınlıkla daha yaşadı. Ortam aniden kararmıştı ve kadının yüzü bir ay gibi parlıyordu. Bembeyaz bir teni, parlak mavi gözleri, pembe incecik dudakları vardı. Bu güzellik karşısında donup kaldı, bir şeyler söylemek istedi ama kilitlenmişti. Hareket edemiyor, nefes alamıyor, hiçbir şey konuşamıyordu. Kadın ona bakarak gülümsüyor, diğer yandan da uzun, ince parmaklara sahip narin elleriyle piyanonun tuşlarına basamaya devam ediyordu. Kadının güzelliği onu o kadar büyülemişti ki biraz önceki yaşadığı tuhaf olayları ve gördüğü cesetleri tamamen unutmuştu. Kadının elbisesi, saçları hala aynıydı ama kadının görünen tek yerleri olan yüzü ve elleri, bu dünyaya ait olamayacak kadar kusursuz ve büyüleyiciydi. Heyecandan, olduğu yerde bayılıp kalmaktan korkuyordu.
“Siz... Siz...” diye geveledi ama devamını getiremedi. Kadının karşısında nutku tutulmuştu.
“Bana aşık olacak mısın?” diye sordu kadın, yüzüyle aynı güzellikte olan ses tonuyla.
“Ben... Ben... Şey...”
“Bana aşık olacak mısın?”
“Evet... Evet, size aşık olacağım... Size aşık olacağım, hatta oldum bile.”
“Bana gerçekten aşık oldun mu?”
Kadına doğru bir adım attı. Ona tekrar dokunmayı denemedi çünkü bunu yine başaramayacağını biliyordu. Bunun yerine onun yanında yere, dizlerinin üzerine çöktü.
“Size deli gibi aşık oldum. Tüm hayatımı, eşimi, çocuklarımı, işimi geride bırakıp burada sizinle beraber ölmek istiyorum. Lütfen beni kabul edin!”
Kadın, onun içinin alev alev yanmasına neden olacak sıcacık bir gülümsemeyle başını piyanosuna çevirdi. Hala onu çalamaya devam ediyordu. Burada heyecandan ölecek gibi hissediyordu. Ortam her ne kadar korkunç olsa da kandın güzelliği ve çaldığı müziğin romantikliği onun ölene kadar burada, onunla beraber bu berbat yerde kalmasına neden olabilirdi. Kadın aniden ritim değiştirdi. Artık farklı bir parça çalıyordu. Aynı anda konuşmaya devam etti.
“Ben bir periyim.”
“Evet, siz bir perisiniz. Gerçek olamayacak kadar güzel bir peri.”
“Ben ölüler ormanı perisiyim.”
Yüzündeki gülümseme yavaş yavaş sönüyordu, kadının ne demek istediğini anlayamamıştı ama anlamak da istemiyordu, İstediği tek şey burada, onun yanında kalmaktı. Ama çalmaya başladığı parça biraz tuhaftı. Daha sert, daha agresif, daha karanlık bir parçaydı. Kadın çalmaya devam ettikçe onun da içi sıkılıyor, daralmaya başlıyordu. Ağır ağır ayağa kalktı. Hala kadının yanındaydı.
“Az önce çaldığınız parça daha güzeldi. Onu çalmaya devam edin, hem şarkımızın bir sembolü olur.”
“Bu parça ölüler ormanının bir sembolü. Ne zaman yeni bir aşk bulsam bu parçayı çalarım çünkü onlara sahip olmamış sağlıyor.” dedi kadın, parçayı çalmaya devam ederek.
“Nasıl yani? Anlamadım.”
“Ne zaman biri bana aşık olsa o kişiye sahip olabilmek için bu parçayı çalarım. Sonra da ona sahip olurum.”
Kadının ne demek istediğini anlamaya çalışırken bir tuhaflık hissetti. Ayakları yavaş yavaş zemine gömülüyordu. Yere baktığında çamurlu zeminin tuhaf bir şekilde hareket ettiğini, onu yavaş yavaş yemeye başladığını fark etti.
“Ne neler oluyor?” diye sordu, korku içinde.
“Bana aşık olduğun için sana tamamen sahip oluyorum. Artık ölüler ormanının bir parçasısın.” diye cevapladı kadın. Şimdi ağaçlarda asılı olan o erkek bedenlerinin aslında bu periye aşık olan ve perinin onlara sahip olmak için öldürdüğü insanlar olduğunu anlamıştı. Aslında bu tam olarak ölüm sayılmazdı. Sadece onları kendisine ait olan orman ile birleştirerek bir bütün haline getiriyor ve onlara sonsuza kadar sahip oluyordu. Zaten ona aşık olduğunu ve burada onunla beraber ölmek istediğini söyleyen kendisiydi. Şimdi isteği gerçekleşiyordu. Biraz sonra onu yiyen toprak başını da aldı ve ormanın, daha doğrusu perinin sahip olduğu aşıkların bir parçası oldu.
Yorumlar
Yorum Gönder