KULÜBENİN ESRARI
Melina elindeki küçük bavulla yolda yürüyordu. Her yerde diz hizasında kar vardı, bu yüzden yürümekte zorlanıyordu. Ayrıca hava çok soğuktu. Kaç derece olduğunu bilmiyordu ama titremekten dişleri birbirine çarpıyor, çenesi ağrıyordu. Gideceği yere neredeyse yaklaşmıştı, bu yüzden biraz daha dayanmaya çalıştı. Bir elinde bavulunu, diğer elinde gaz lambasını tuttuğundan elleri soğuktan uyuşmuştu. Yaşadığı yerde hava pek soğuk değildi, bu yüzden oranın havasına göre giyinmişti ama buranın ayazını tadınca artık bazı konularda başkalarının sözünü dinlemesi gerektiğini anlamıştı.
Hocası ona bu bölgenin rakımının yüksek, yer yer ormanlık yer yer açıklık arazi olduğunu, bu yüzden daha soğuk olacağını söylemişti ama Melina dinlememişti. Kendi seçiminin sonuçlarına katlanacaktı.
Bir yere kadar bir taksiyle gelmişti ama taksi ona daha fazla gidemeyeceğini söyleyerek onu indirmişti. Yaklaşık üç kilometre yolu yürümek zorunda kalmıştı. Nereye gideceğini bilmiyordu. Taksi şoförüne gitmek istediği yeri söylediğinde adam gözlerini kocaman açmış, ona sanki bir deliye bakar gibi bakmıştı. Ona aklını kaçırıp kaçırmadığını sormuş, Melina ise bunu bir proje ödevi olarak seçtiğini bu yüzden oraya gitmek istediğini söylemişti. Şoför ona başka bir konu bulabileceğini söylemiş, daha sonra da oraya nasıl gideceğini tarif etmişti. Ona bir yönü işaret etmiş ve dümdüz yürümesini, aradığı yerin tam karşısına çıkacağını söylemişti.
Melina da onun dediğini yapmıştı ama hâlâ görünürde bir şey yoktu. Biraz sonra tek bulabildiği, zemindeki değişiklikti: karlar bir çarşaf gibi dümdüzdü ama bir yerden sonra sanki birisi bir yürüme yolu açmış, sonra oraya da hafif kar yağmış gibi bir yol oluşmuştu. Bu yolda yürümek daha kolaydı ama bu yolu kimin açtığını çok merak ediyordu. Yaptığı onlarca araştırmada bu bölgeye tam altmış yıldır hiçbir insanın gelmediğini öğrenmişti. Altmış yıl sonra bu bölgeye gelen ilk insan kendisiydi. Elbette bir yerlerde hayvanlar olabilirdi ama hayvanlar bir insan gibi yürüme yolu açamazdı.
Melina korkmamak ve kendisini sakinleştirmek için bu konunun üzerinde daha fazla durmadı ve yürümeye devam etti. Biraz sonra durdu, gaz lambasını kaldırıp karşıya baktı. Yürüme yolu, karşıdaki kulübenin kapısının önüne kadar uzanıyor, orada son buluyordu. Melina şaşırdı. Sanki birileri onun buraya geleceğini duymuş ve ona buraya rahatça ulaşabilmesi için yol hazırlamıştı. Ayrıca onu şaşkına çeviren bir detay daha vardı: kulübenin bir penceresinden kırmızı bir ışık sızıyordu. Melina tüylerinin ürperdiğini hissetti, yutkundu ve yürümeye devam etti.
Kulübeye yaklaştığında durup baktı. Görünürde gerçekten de yıllarca kimse buraya gelmemiş, kimse yaşamamış gibi duruyordu. Kulübe ahşaptı ve tahtalar çürümeye başlamış, yer yer kırılıp parçalanmıştı. Tahtadan olan kapısı öne arkaya sallanarak gıcır gıcır ses çıkarıyordu. Gaz lambasının ışığında karşılaştığı bu görüntü ona seyrettiği hayalet filmlerini hatırlattı. Belki de kendisi de birazdan bir hayalet filminin içinde olacaktı, kim bilir. Ama şimdi asıl işini unutmamalıydı: buraya bu kulübenin esrarını çözmek ve bununla ilgili bir makale hazırlamak için gelmişti. Kendisine konu seçerken bir gizem konusu ele almak istediğine emindi. Bunun için çok sayıda araştırma yapmış, sonunda bu gizemli kulübeyi bulmuştu. Hakkında yaptığı araştırmalarda okudukları onun kabuslarına girmiş, tüylerini ürpertmişti. Aradığı şeyin tam olarak bu kulübe olduğuna karar vermişti ve şimdi buradaydı. Bundan daha gizemli ne olabilirdi ki?
Yanında bir kamera, bir defter ve kalemler vardı. Burada gördüğü her şeyi kaydedecek, yaşadığı her şeyi not alacaktı. Sonra da kusursuz bir makale hazırlayacaktı. Kapıya doğru ilerledi, kapıyı ayağıyla itip başını uzattı, içeri bakındı ama ilginç hiçbir şey göremedi. İçeride kimse yoktu. Tek görebildiği ilginç şey bir köşede yer alan şöminenin yanmasıydı. Kaşlarını çattı, içeri girdi. Demek pencereden gördüğü kırmızı ışığın kaynağı buydu. Yaptığı araştırmalarda şömine hakkında hiçbir şey okumamıştı. Bunu kim yakmıştı ya da nasıl yanmıştı bilmiyordu. Burada geçireceği birkaç günde bunu nasılsa öğrenecekti.
İçeri girip bavulunu yere bıraktı ve etrafı dikkatle inceledi. Bu kat tek odalıydı, etrafta hiçbir kapı yoktu. İleride aşağı inen bir merdiven vardı; muhtemelen diğer odalar aşağıdaydı. Ayrıca bulunduğu katta eski püskü, yırtık ve üzeri kalın bir toz tabakasıyla kaplı koltuktan başka hiçbir şey yoktu. Zemin kum ve toprakla kaplıydı. Yer yer tavandan sızan kar sularından dolayı çamura bulanmıştı. Burada kaldığı süre içinde nerede yatacağını düşünüyordu. Burası berbattı. Şimdilik içeride hiç hayvan görmemişti ama yazın buranın sürüngenlerle, farelerle ve böceklerle dolu olduğuna emindi. Belki de hâlâ vardı ama hepsi alt kattaydı.
Elindeki gaz lambasını önüne tutarak merdivenlere doğru ilerledi. Bir basamak inip merdivenlerin sağlamlığını kontrol etti. Merdivenler de çürümeye yüz tutmuştu, bastıkça gıcırdıyordu ama onu taşıyabilecek kadar sağlam olduğuna karar verdi. Ağır ağır merdivenlerden aşağı indi.
Kendisini dar bir koridorda buldu. Uzun koridor boyunca bir sürü kapı gördü. Ağır ağır ilerlerken bir yandan etrafa, bir yandan kapılara bakıyordu. Koridor da üst kat gibi bakımsızdı; her yerde örümcek ağları ve örümcekler vardı. Zemin toprak ve kumla kaplıydı ama buraya su girmediğinden çamur göremedi. Kapılar ise yine kulübenin kapısı gibi çürümüştü; bir dokunuşla hepsi dökülecek gibi duruyordu. Ayrıca hepsi birer asma kilitle kilitlenmişti.
Melina bunun sebebini merak etti. Kapılar kilitlendiğine göre odalarda çok önemli şeyler olmalıydı. Mutfak ve tuvaletin de bu kapılardan birinin arkasında olduğunu düşündü ama onlar neden kilitlenmişti ki?
Melina bir kapının önünde durdu ve gaz lambasını yere koydu. Önce kapının üzerindeki asma kilidi inceledi, sonra kilidi bırakıp kapıya art arda birkaç tekme savurdu. Kapı yerinden çıkıp arkaya devrildi. Menteşeleri onları güçlükle tutuyor olmalıydı, fazla dayanamamışlardı.
Melina yere bıraktığı gaz lambasını alıp içeri girdi. Etrafa göz gezdirdi. Gördükleri karşısında dehşete düştü. Burası bir çocuk odasıydı. Duvarlar domuzlu duvar kâğıtlarıyla ve çiçekli tablolarla kaplıydı. Zeminde rengârenk bir halı ve bir kenarda yine rengârenk bir gardırop vardı. Karşı duvarın dibinde ise iki tane tahtadan beşik vardı. Oda tamamen temiz, düzenli ve bakımlıydı. Melina’yı şaşırtan ise buydu.
Beşiklerin yanına yaklaşıp içlerine baktı. İkisinin içinde de birer bebek cesedi vardı. Tamamen çürümüşlerdi ama yok olmamışlardı. İskelet hâlinde değillerdi; sanki henüz birkaç ay önce ölmüşlerdi.
Melina korkuyla geri geri gitti ve odadan çıktı ama hâlâ odaya bakıyordu. Derin derin nefes alıp veriyor, korkusunu bastırmaya çalışıyordu.
Başka bir odaya yaklaştı. Elindeki gaz lambasını bırakmadan başka bir kapıya tekme attı ve içeri girdi. Bu oda da çocuk odası gibi bakımlı ve temizdi. İçeride bir yetişkin odasında olması gereken hemen her şey vardı. Çift kişilik yatakta iki kişi yatıyordu. Onlar da bebekler gibi çürümüş ölü bedenlerdi.
Melina midesinin bulandığını hissetti ama kusmamak için kendisini zorluyordu. Odadan çıkıp koridorda etrafına bakındı. O sırada bir ses duydu: bir bebek ağlama sesi. Ses uzaktan gelen bir yankı gibiydi.
Melina yetişkin odasına döndüğünde yataktaki cesetlerden biri hareket etti. Yattığı yerde kımıldandı, sonra kalkıp yürümeye başladı. Melina dehşet içinde geriye doğru gitti ve duvara yapıştı. Gözlerini kocaman açmış, hemen yanındaki bebek odasına giden cesede bakıyordu.
Melina çocuk odasının kapısının önüne gelip durdu ve içeri baktı. Ceset, beşikteki bebek cesetlerinden birini kucağına almış, sallayarak susturmaya çalışıyordu. Ama garip olan, Melina’yı görmemesiydi.
Biraz sonra diğer bebek de ağlamaya başladı ve bu kez yatakta yatan diğer ceset kalktı ve o da çocuk odasına doğru ilerledi. Melina şaşkın bir halde olanları seyrediyordu. İkisi de onu görmüyordu. Bunun sebebini ise erkek olan ceset, kadın cesede seslendiğinde fark etti:
“Melina, çocukları susturur musun? Uyumaya çalışıyorum.”
“Susturmaya çalışıyorum zaten ama susmuyorlar, ne yapayım?”
Biraz sonra cesetler bebekleri susturup odalarına gittiler ve tekrar uyumaya başladılar. O sırada erkek olan ceset yataktan çok yavaş bir şekilde kalktı ve yatağın yanına eğilip gözden kayboldu. Biraz sonra tekrar göründüğünde elinde kocaman bir bıçak vardı. Ceset, bıçağı hiç düşünmeden yatakta yatan diğer cesedin vücuduna saplamaya başladı. Daha sonra bıçağı bir kenara attı, bu kez yatağın altından bir silah çıkardı. Sonra yatağına tekrar uzanıp silahı başına dayadı ve ateş etti. İkisi de öldü. Bebekler ise çaresiz ve yardıma muhtaç bir halde beşiklerinde öylece kalmışlardı.
Melina farkında bile değildi ama hüngür hüngür ağlıyordu. Gerçekler kafasında şimşek gibi çakmaya başladı. Bu onun kendi ailesiydi.
Melina bir öğrenci falan değildi. Buraya bir ödev için gelmemişti. Her şey hayaldi. O zaten buradaydı. Bu ceset onun cesediydi. Bölgede hiç kimse yoktu ve burada yaşayan kimse yoktu. Bu yüzden ne bu kulübeden ne de içinde yaşayan ve ölenlerden kimsenin haberi yoktu. Tam altmış yıl önce bu olay gerçekleşmişti. Bu cesetler aslında birer iskeletti ama Melina’nın anlaması ve görmesi için yeni ölmüş ceset gibi görünüyorlardı. Girişteki şömine de asla yanmıyordu. Ona sadece ruhunun burayı bulabilmesi ve buraya rahatlıkla gelebilmesi için verilmiş bir işaretti. Hepsi bu.
Melina gerçekleri öğrenmişti. Artık bir ölü olduğunu, neden öldüğünü biliyordu. Artık ruhu huzura kavuşabilirdi.
Yorumlar
Yorum Gönder