YOLDAKİ KADIN
Sabah kahvaltısını yapıp evden çıktı. Kahvaltıdan sonra yapmayı en sevdiği şeyi yapmak için kasabanın dışındaki orman yoluna doğru ilerledi. Orman yolunda koşmayı, ormanın içinde ise yürümeyi seviyordu. Japonların değimiyle orman banyosu yapıyordu. Hatta Japonya’da çoğu psikiyatrik hastalıklar ilaçlarla değil orman banyolarıyla tedavi ediliyordu. İnsanlara dışarıdan kimyasallar vermek yerine onları ait oldukları doğa ile iç içe sokuyorlardı. Sonuçta insan da doğanın bir parçasıydı ve insanı mutlu eden şeyler dışarıdan aldıkları maddeler değil, ait oldukları doğa ile iç içe girmekti. Birçok insan kendisini para ile satın alınan maddelerle mutlu etmeye çalışıyordu. İçlerindeki boşluğu ve yalnızlık duygusunu bununla bastırmaya çalışıyorlardı ama bu tamamen boşa zaman ve para israfıydı. İnsanın içindeki boşluğu dolduracak olan asıl şey meditasyon yapıp kendini dinlemek, dua etmek ve doğa ile sevişmekti. O bunu anlamadan önce diğerleri gibi kendisini dış dünyadaki maddelerle mutlu etmeye çalışıyordu, ama bunun aslında hiçbir işe yaramadığını anlaması fazla zaman almadı. Ne zaman yeni bir şeyler alsa hep daha fazlasını alıyor, daha fazlasını istiyor, bunun ardı arkası gelmiyordu. Neyse ki o bunu anlamıştı, diğer insanların da bir gün bunu anlamalarını umuyordu. Koşusuna başlamadan önce bir süre yolda yürümeye başladı. Ağır ağır yürüyor, temiz havanın tadını çıkarıyor, kuş cıvıltılarını dinliyor, kendisini sakinleştirmeye çalışıyordu. Ortama adapte olduktan sonra bir süre koştu. Koşusunu tamamladıktan sonra ormana girmek için ağaçlara doğru yöneldi. O sırada gözüne bir şey takıldı ve durdu. Biraz ileride bir silüet vardı. Simsiyah bir hayaleti andırıyordu ama yere kadar uzanan elbisesine ve uzun saçlarına bakılırsa bu bir kadındı. Kadın ağır adımlarla yürüyordu. Muhtemelen o da Albert gibi orman banyosuna çıkmıştı. O da kendisini maddelerle değil doğa ile mutlu etmeye çalışan, mutluluğun sadece doğada olduğunu anlayan biriydi. Ama o kadını şimdiye kadar burada hiç görmemişti. Acaba bu terapi yöntemini yeni mi keşfetmişti? Belki de kasabaya yeni taşınmıştı. Belki de o da şehir hayrından kaçıp buraya sonradan yerleşmişti. Kadın yolda gözden kaybolana kadar onun arkasından baktı, sonra ormana daldı. Uzun bir orman yürüyüşünün ardından evine döndü. Öğle yemeğinden önce günlük gazetelere göz attı. O sırada hizmetçisi de öğle yemeğini hazırlıyordu. Ama fazla aç değildi, bu yüzden yalnızca bir kadeh kırmızı şarap içti. Sonra fabrikaya göz atmak, işi kontrol etmek için tekrar evden çıktı. Bu kocaman iplik fabrikası, ona elbette babasından kalmıştı. Aile mesleğini devam ettiriyordu, tabi buna devam ettirmek denirse. Çünkü babası her sabah altıda işçilerle beraber fabrikaya gelir, akşam dokuzda yine işçilerle beraber evine dönerdi. Tüm gününü fabrikada, makinaların başında çalışarak geçirirdi. Ama Albert saçları veya manikürü bozulmasın, üstü başı kirlenmesin, ter kokmasın diye hiçbir zaman çalışmazdı. O sadece kendini göstermek ve işçilere buranın hala bir sahibi olduğunu hatırlatmak için günde bir saat gidip etrafta dolanır, geri eve dönerdi. Fabrikada çok fazla güzle kız vardı. Belki onlarla takılmak için fazladan zaman geçirebilirdi ama kızların tamamı fabrika çalışanıydı. Yani statü olarak ondan aşağıdaydılar. Onlarla takılmaya başlarsa, kızlar kendilerini çok önemli sanırlar ve fabrika sahibini tavladıklarını düşünerek bunu heyecanla herkese yayarlardı. Kendi adlarının çıkması umurlarında olmazdı, sonuçta adlarının çıkacağı kişi zengin ve yakışıklı bir delikanlı olurdu. Ama Albert işçi bir kızla adının çıkmasını asla istemezdi. Çok kibirliydi ve bunu kabul ediyordu. Onun ilgi alanına giren kızlar, şehirde alışveriş yapan ve baba parası yiyen zengin kızlardı. Şimdiye kadar kaç tane sevgilisi olduğunu bilmiyordu, bunu saymamıştı. Belki onlarca, belki yüzlerce. Bu kadar yakışıklı, karizmatik ve çekici olması, bu yüzden de bütün zengin ve güzel kızların onun peşinde koşması onun suçu değildi. Fabrikadan çıktıktan sonra şehir merkezine gitti. Arabasıyla bir süre yollarda tur attı. Şoförüne, ünlü bir mağazanın önünde durmasını söyledi. Şoförü durunca araçtan indi ve mağazaya girdi. Şehirdeki en güzle kızlar bu mağazada bulunuyordu, tabi en zenginleri... Statü olarak kendisiyle aynı seviyedeki kızları bu mağazada kolayca bulabiliyordu. Genel kültür açısından da ondan üstün oldukları kesindi. Çünkü Albert beyninden çok dış görünüşüyle ilgileniyordu. Bu yüzden genel kültür konusunda pek de iyi sayılmazdı. Kendi ülkesinin tarihini, hatta ilk devlet başkanını bile bilmiyordu. Herhangi bir savaş durumunda asla cephede savaşamazdı. Askerliğini bile henüz yapmamıştı. Eğer bir vatan haini tarif etmek gerekirse, o çok iyi bir tarif olurdu. Ama o tüm bunlara rağmen kendisini ülkesine ve vatanına bağlı, milliyetçi biri olarak görüyordu. Komedi. Mağazaya girdi. Bir yandan askılıklarda asılı olan kadın elbiselerine bakarken, diğer yandan da gözleriyle etrafı araştırıyor, gözüne bir av kestirmeye çalışıyordu. O sırada omzuna narin bir el dokundu. Hızla başını çevirdiğinde, yaklaşık bir ay önce sadece bir akşam yemeği yediği ve bir kez öpüştüğü, sonra da bıraktığı ama bir türlü kurtulamadığı genç kızla karşılaştı. Kız cilveli bir tavırla ona bakıyor, parmaklarını onun kollarında gezdiriyordu.
“Neden benden kaçıyorsun?” diye sordu genç kız.
“Senden kaçtığımı da nereden çıkardın? Kaçacağım bir durum yok.”
“Ama son buluşmamızdan sonra bir daha hiç buluşmadık. Bana randevu vermeye ne dersin?”
Albert askılığı bırakıp ona doğru döndü.
“Bak tatlım... Seninle yaptığımız tek şey bir akşam yemeği yemekti hepsi bu. Herkes birileriyle akşam yemeği yer. Bu onunla evleneceği anlamına gelmez.”
Kız bu kez kaşlarını çattı, yüzündeki cilveli tavır anında değişti ve ciddiyete büründü.
“Herkes herkesle öpüşür mü peki?” diye sordu dişlerini sıkarak.
“Sen öpüşüyorsun demek ki, bana izin verdiğine göre...”
Kız ateş püsküren gözlerini ona dikti, bir süre o şekilde bekledikten sonra suratına sert bir tokat attı. Albert sadece sırıtmakla yetindi. Bu onun için hiçbir şey ifade etmiyordu, buna alışmıştı. Bir kızdan ilk kez tokat yemiyordu. Kız onun arsızlığını anlamış olacak ki, sonunda gururunun sesini dinledi ve arkasını dönüp oradan uzaklaştı. Albert rahatlamış bir şekilde iç çekerek mağazanın içinde dolaşmaya, kendisine güzle bir kız aramaya devam etti. Sonunda gözüne birini kestirdi. Tam ona doğru birkaç adım atmıştı ki genç kızın yanına, onun gibi genç bir adam yaklaştı ve kızın yanağına bir öpücük kondurdu. Albert hemen vazgeçti. Bu genç bey, muhtemelen genç kızın eşi ya da sevgilisiydi. Etrafa biraz daha bakındı ama başka güzle kız göremedi. Bunun üzerine mağazadan ayrılmaya karar verdi. Evine geri dönüp günlük rutinlerini gerçekleştirdi. Birkaç makale ve kitap okudu. Sonra akşam yemeği, sonra kırmızı şarap eşliğinde biraz müzik ve sonra yatak. Ertesi sabah uyandığında, yine üzerini değiştirip yürüyüşe çıktı. Toprak yoldaki koşusunu tamamlamadıktan sonra, ormana girmek üzereyken durakladı. Dün gördüğü kadını tekrar gördü. Yine yolun kenarında, tek başına yürüyordu. Yüzerinde, dünkü ile aynı olduğu anlaşılan uzun siyah elbise vardı. Belki de farklı bir siyah elbiseydi ama buradan bakınca pek de bir fark göremiyordu. Ormana doğru döndüğünde durdu ve tekrar kadına baktı. Kadının yüzünü çok merak ediyordu. Belki çirkindi belki de dünyalar güzeliydi, bunu bilemezdi. Ama çok merak ediyordu, bu yüzden kararını değiştirip kadının peşinden gitti. Ona yaklaştığı sırada adımlarını yavaşlattı ve arkasından seslendi.
“Affedersiniz, bakar mısınız?”
Kadın onu duymazdan geldi. Ya da duymamıştı bile... Albert daha yüksek sesle bağırdı, artık kadınla aralarında en fazla bir metre vardı. Gerçi onu çok uzaktan bile duymaması imkansızdı çünkü burası bir orman yoluydu ve ortalık boştu. Belki de kadın işitme engelliydi ama bu onun için sorun değildi. Onun için önemli olan şey görüntüydü. Albert tekrar seslendi, bu kez kadın cevap verdi.
“Seni duyuyorum.” Kadının sesi sanki dünyanın en güzle ve en büyüleyici sesiydi. Albert kadının sesi bile bu kadar güzelse, kim bilir kendisi ne kadar güzeldir diye düşündü.
“Harika.” dedi Albert gülümseyerek. “Ben de duymadığınızı sanmıştım. Size eşlik edebilir miyim?”
“Bunu istemezsin.” dedi kadın.
“Evet, istiyorum.” dedi Albert, kendinden emin bir şekilde ve kadının yanına geçti. Ama kadının yüzünü hala göremiyordu. Kadının rüzgarda ahenk içinde dalgalanan siyah saçları yüzünü kapatıyordu.
“Benim adım Albert, sizin adınız nedir?” diye sordu.
“Benim adım yok.”
“Nasıl yok, bir adınız yok mu?”
“Hayır.”
Kadın hala yürüyordu. Albert yavaş yürümeyi sevmemesine rağmen adımlarını olabildiğince yavaşlatmış, kadına ayak uydurmaya çalışıyordu.
“Burada mı yaşıyorsunuz, kasabaya yeni mi taşındınız.”
“Hayır. Benim yaşadığım yeri kimse bilmez, orada var oldum ve hala orada yaşıyorum.”
“Orası neresidir?”
“Sen bilmezsin.”
Albert sırıttı. Bu kadın son derece gizemliydi, gizemi ona daha da çekici bir hava katıyordu.
“Yüzünüzü görebilir miyim?” diye sordu sonunda.
Kadın hiç cevap vermeden başını sallayıp, yüzünü kapatan saçlarını savurdu ve ona döndü. Albert olduğu yere çakılıp kaldı. Ama kadın hala yürüyordu. Albert’in arkada kaldığını anlayınca tekrar önüne döndü. Albert yutkundu. Kadının suratı, derisi yüzülmüş kanlı bir domuz kafasını andırıyordu. Gözleri birer bilye gibi yuvarlak ve griydi, burnu yoktu. Ağzı bir canavarınki gibi salyalı, dişleri ise sivriydi. Kadın resmen bir yaratığı andırıyordu. Sesi, saçları ve bedeni ne kadar büyüleyiciyse suratı o kadar korkunçtu. Albert ondan korkmuştu korkmasına, hatta iğrenmişti de... Bu kadının yüzünde öpülecek hiçbiri yeri yoktu. Hatta bunu düşününce midesi bulandı. Ama içinde tuhaf bir his oluştu. Midesi yanmaya, elleri titremeye, suratı ise terlemeye başladı. Kadının bu korkunç görüntüsüne rağmen ondan etkilenmişti. Belki de onu gördüğünde hissettiği bu duyguları aşk sanıyordu, belki de ondan etkilendiği sanıyordu ama aslında öyle bir şey yoktu. Sadece kormuş ve iğrenmiş olabilirdi. Kasabada onlarca güzle kız varken neden bu yaratığın peşinden gidecekti ki? Ama gitti.
“Yüzünüze ne oldu, kaza mı geçirdiniz?” diye sordu Albert, kadına yetişmeye çalışırken.
“Hayır, ben böyle var oldum.”
Albert istemsizce gülümsedi.
“Böyle var olamazsınız. Kimse böyle var olamaz, siz de bir insansınız ve...”
“Ben böyle var oldum, ben buyum!”
“Tamam.” dedi Albert ve yutkundu. “Benimle bir akşam yemeğine ne dersiniz?”
Albert’in bu yaratığa böyle bir teklifte bulunduğunu birisi duydaydı, onun delirdiğini düşünüp tımarhaneye kapatılmasını istedi. Ama Albert’in aklı başındaydı, onunla bir akşam yemeği yemek istiyordu. “Hem birbirimizi daha yakından tanırız.” diye ekledi Albert.
“Ben seni akşam yemeğine davet edeyim.” dedi kadın.
Albert heyecanlandı.
“Olur, tabi ki... Ne zaman?”
“Bu akşam saat yedide, her zamanki karşılaştığımız yerde olacağım.”
Kadın ormana girip gözden kaybolurken, Albert heyecanla onun arkasından baka kaldı. Heyecanlanmıştı. Bu kadın diğerleri gibi değildi. Albert’i asıl heyecanlandıran şey kadının ona verdiği enerjiydi. Koşarak eve gitti. Akşam yemeği için hazırlanması gerekiyordu. En güzle kıyafetlerini giyinip, en güzle kokusunu sürdü. Sonra akşam olmasını bekledi. O kadar heyecanlıydı ki sabah kahvaltısını etmeden, öğle yemeği yemeden günü sadece birkaç puro ve birkaç kadeh şarap ile geçirdi. Karını çok açtı ama bunu hissetmiyordu, düşündüğü tek şey akşamki buluşmaydı. Saat yediyi gösterdiğinde evden çıktı ve kadın ile her zaman karşılaştıkları orman yoluna gitmek için yola koyuldu. Yanına bir gaz lambasından başka bir şey almamıştı. Bölge kasaba dışında olduğunda zifiri karanlık olmalıydı, üstelik hava erken kararıyordu. Bu yüzden kasabadan çıktıktan sonra önünü görebilmek için bir gaz lambasına ihtiyacı olacaktı. Kasabadan çıkıp orman yoluna girdiğinde gaz lambasını yaktı. Buraya, bu karanlıkta ilk kez geliyordu. Gaz lambasının kırmızı ışığında, ağaçların arasında, böceklerin seslerinin içinde yürümek onu ürkütmüştü. Ağaç dalları ve çalılıklar birer hayaleti andırıyordu. Bu delilikti. Şehir merkezinde lüks bir restoranda, yaratığa benzemeyen bir kadınla yemek yemek varken neden bu çılgınlığı yapıyordu, buna kendisi de bir anlam veremiyordu. O kadında Albert’i çeken bir şey vardı. Ona karşı koymasını engelleyen, onun peşinden gitmesine neden olan farklı bir enerji, görünmez bir güç... Albert olduğu yerde durup bekledi. Biraz sonra uzakta, karanlığın içinde siyah bir silüet gördü. Bunun bir yaratık olduğunu düşünecekti ki, görüşeceği kadının da zaten bir yaratığa benzediğini hatırladı. Silüet yolun tam ortasında durmuş, hiç hareket etmeden bekliyordu. Muhtemelen Albert’in yanına gitmesini bekliyordu. Albert karanlıkta takılıp düşmemek için yavaş ve dikkatli adımlarla ona doğru ilerledi. O sırada silüet de arkasını dönüp ilerlemeye başladı. Albert’i peşinden bir bilinmeze sürüklüyordu. Ona nerede yaşadığını bile söylememişti. Albert şu an nereye gittiğini ve başına neler geleceğini bilmiyordu. Sadece onun peşine takılmıştı. Bu yaptığı şey akıl kârı değildi, kendisi de bunun farkındaydı. Bir süre ilerledikten sonra ormana girdiler ve ilerlemeye devam ettiler. Sonunda durdular. Kadın ona yaklaştı. Suratı, gaz lambasının ışığında daha da korkunç görünüyordu. Albert kendisine hakim olmaya, çığlık atmamak için kendisini zapt etmeye çalışıyordu. Kadın onun boşta olan elini tuttu ve onu bir yere doğru sürükledi.
“Evin nerede.” diye sordu Albert.
“Evim burası.” dedi kadın ve durdu. Albert’in elini bırakıp dümdüz karşıya baktı. Albert gaz lambasını kaldırıp etrafa tuttu ama görebildiği tek şey tam karşısında duran, harabe bir kulübeydi.
“Burada mı yaşıyorsun? Ama burası harabe.” dedi Albert, hayal kırıklığına uğramış bir şekilde. Özenle hazırlanmış, giyinip süslenmişti ama geldiği yer bir harabeydi.
“Hayır, burası harabe değil. İçeriyi daha görmedin.” dedi kadın ve harabeye doğru ilerledi. Albert’te çaresizce kadının peşinden gitti. İçeri girdiler. Albert gaz lambasının ışığında etrafa bakınıyor ama hiçbir şey göremiyordu, burada hiçbir şey yoktu. Hatta zenin toprakla ve otlarla kaplıydı. Doğa, terk edilmiş bu kulübeyi geri alıyordu. Kendine ait olan bölgeyi... Albert korkmaya başladı.
“Belki de şehir merkezine gitmeliyiz, orada çok güzle restoranlar var.”
Kadın kahkaha atmaya başladı. Hayran hayran etrafına bakınırken, harabenin içi aniden aydınlandı. Albert etrafa bakındığında, harabenin bütün duvarlarından alevler yükseldiğini gördü.
“Bu da ne? Yangın çıktı, hemen gidelim buradan!” diye bağırdı Albert. Kadının koluna yapıştı, ama kadın kolunu sert bir şekilde çekip onun elinden kurtardı. Albert şaşkınlıkla kadına baktıktan sonra, onu orada bırakıp kapıya doğru koştu ama kapı da alevlere teslim olmuştu.
“Neler oluyor? neden gülüyorsun? Buradan nasıl çıkacağız?” diyerek bağırıyordu Albert, ama kadın hala hayran bir şekilde etrafa bakınıyor, aynı anda korkunç ağzını ayırarak gülüyordu.
“Yanmıyoruz, evleniyoruz.” dedi kadın.
“Ne?” diye sordu Albert, şaşkınlıkla.
“Hep bu anı beklemiştim, hayatımın erkeğini... Sonunda buldum ve evleniyorum, seninle evleniyoruz.”
“Hayır, evlenmiyoruz. Yanıyoruz... Öleceğiz!” diye bağırdı Albert. Bir çıkış yolu aradı ama bulamadı. Dört bir yanını alevler sarmıştı ve girerek büyüyordu. Biraz sonra yerdeki otlar da yanmaya başladı, Albert alevlerinin arasına hapsolmuştu. Kadın ise çoktan alevlere teslim olmuş, diri diri yanıyordu ama hala korkunç suratında, iğrenç bir gülümseme vardı. Hiç hareket etmiyordu. Hala mutluydu. Albert bağırması denedi, boğazı yırtılırcasına bağırıyordu ama boşuna... Onu burada duyacak hiç kimse yoktu. Etraf boştu ve kasabadan çok uzaktaydılar. Olduğu yerde dizlerinin üzerine çöktü ve ellerini kaldırıp dua etmek istedi, ama o sırada alevler çoktan bedenini sarmıştı. Artık kurtuluşu yoktu. Yerde acı içinde kıvranarak, diri diri yanarak bu harbeyle ve yaratık kadınla birlikte yok oldu.
Yorumlar
Yorum Gönder