DOLUNAY AYİNİ
Kasabada büyük bir heyecan, korku ve
talaş vardı. Bu kişiden kişiye değişiyordu. Herkesin bu özel günde yaşadığı duygular
birbirinden tamamen farklıydı. Herkes bir şekilde hazırlık yapıyordu. Kimi özel
geceye katılmak, kimi saklanmak, kimi de kaçmak için. Bu gece dolunay vardı ve
her dolunay gecesinde olduğu gibi bu gece de ayin düzenlenecekti. Ama bu sıradan
bir ayin değildi. Bu kasabada yüzlerce yıldır devam eden bir gelenek, atalardan
kalma bir mirastı. Bu miras bazılarını korkutuyor, bazılarını sevindiriyordu.
Kasabadaki herkes aya tapıyordu. Onların Tanrı’sı aydı. Bu yüzden Tanrı’larının
en belirgin ve en büyük olduğu zamanlarda, kendine tapanlara hediye istediğine
inanılıyordu. Bu özel görüntüye büründüğü zamanlarda ona tapan halk aya
hediyeler gönderiyordu. Ama bunlar sıradan hediyeler değildi. Karşılıklı hediyelerdi.
Dolunay gecesinde halk aya, içlerinde işe yaramayacak yaşlı, sakat ya da
engelli kişileri hediye ediyor, Tanrı’ları da onlara bunun karşılığında bolluk
ve bereket veriyordu. Aslına bakılırsa işe yaramayan insanlar öldürüldüğünde hanelerde
boğaz eksildiğinden dolayı herkese fazladan bir şeyler düşüyor, bundan dolayı
evlere bereket geldiğini sanılıyordu. Geri kalanlar ise çalışıyor, kasabayı
kalındırmaya devam ediyordu. Bu döndü devam ettiği sürece onlar
bereketlendiklerini düşünürken, hiç ummadıkları bir anda büyük bir felaketle karşılaşacaklarını
hiç düşünmüyorlardı. Evet, birkaç yılda bir böyle şeyler oluyordu. Bazen kasabada
büyük olaylar yaşanıyordu. Kıtlık, susuzluk, deprem, sel gibi doğal afetler oluyordu
ama halk tüm bunları kendilerine gerçek Tanrı'dan gelen bir uyarı olarak
algılamak yerine, kendi inandıkları Tanrı’yı kızdırdıklarını ya da hediyelerini
beğenmediğini düşünüyorlardı. Bu yüzden daha çok hediye vermek için daha çok
insan öldürüyorlardı. Ama Alisa böyle düşünmüyordu. O bu inanca karşıydı. Bunun
tamamen saçmalık olduğunu düşünüyordu. Ama bu düşüncesini kimseye söylemiyordu.
Çünkü daha önce onunla aynı fikirde olan ve bu fikrini açıkça söyleyen bir
adamı, inançsız olduğu gerekçesiyle kasaba meydanında diri diri yakmışlardı. Kendisi
de onunla aynı kaderi paylaşmamak için susmak zorundaydı. Kasabada neredeyse
herkes bu inanca sahipti ve neredeyse tamamı, her dolunay ayinine katılmaya
çalışıyordu. Alisa ise katılmamak için bazen bir bahane üretiyor, bazen de
mecburen katılmak zorunda kalıyordu. Öyle ki bir ara şiddetli bir hastalığa
yakalanmış, bunu bile herkesten gizlemek zorunda kalmıştı. Aksi halde bir
dolunay kurbanı da kendisi olabilirdi. Bu gece için de bir bahane uydurmaya
çalışmıştı ama ayinlere düzenli olarak katılmadığından dolayı, yan komşusu
ondan şüphelenmeye başlamış ve onun bu inanca sahip olmadığını düşündüğünü ima
etmişti. Bu yüzden Alisa bu geceki ayine katılmak zorundaydı. Bunun için de bebeğine
birkaç saat bakabilecek birilerini bulmalıydı. Onu yanında götürüp bu vahşete
ortak edemezdi. Hazırlanıp bebeğini de aldı ve dışarı çıktı. Kasabaya bir telaş
hakimdi. Herkes ellerinde bazı sepetlerle yola koyulmuş, kasabanın tek açıklığı
olan ovaya doğru ilerliyordu. Alisa’da arkadaşının evine doğru ilerliyordu.
Onun da on iki yaşında bir kızı vardı. Kocası ve kendisi ayine katılacaktı ama kızı
evde kalacaktı, bebeğini ise o küçük kıza emanet edecekti. Daha önce birkaç
kere bırakmıştı ve herhangi bir sorun çıkmamıştı. Küçük kız gayet aklı başındaydı,
bu yüzden ona güveniyordu. Kapıyı vurup bir süre bekledi, kapıyı arkadaşının
kocası açtı ve onu içeri davet etti. Alisa içeri girip salona geçti ve bebeğini
son kez emzirdi. Ayin yaklaşık iki saat sürüyordu, şimdi karnını doyurursa iki
saat dayanabilirdi. Arkadaşı hazırlandığında, bebeğini küçük kıza verdi. Kız
sanki bu anı bekliyormuş gibi Alisa’nın bebeğini kucaklayıp onu dikkatli bir
şekilde tutarak, bir süre muhabbet etti. Sonra Alisa’ya dönüp gözünün arkada
kalmamasını, ona kendi bebeği gibi bakacağını söyledi. Oyuncak bebekleri gibi.
Kızı tanımasa bu sözleri onu korkutabilirdi ama onu tanıyordu, ona iyi
bakacağına emindi. Alisa arkadaşıyla ve onun kocasıyla beraber evden çıktı ve
diğer kasabalılarla beraber ovaya doğru ilerledi. Kasabadan çıktıktan sonra
ovaya giden yol zifiri karanlıktı, bu yüzden herkesin elinde mumlar, meşaleler
ve gaz lambaları vardı. Alisa yanına herhangi bir aydınlatma almamıştı çünkü
arkadaşının ve kocasının elinde zaten vardı. Ovaya yaklaştıkça Alisa’nın
içindeki korku ve huzursuzluk daha da artmaya başladı. Bu olay ne zaman
gerçekleşse içini büyük bir korku kaplıyordu ama ilk kez böyle bir huzursuzluk
hissediyordu. Başını yukarı kaldırıp derin bir nefes aldı. Gök yüzü bulutlarla
kaplıydı, dolunayın ışığı bulutları delmeye çalışıyor ancak bulutların yoğunluğundan
dolayı ışığını yer yüzüne ulaştıramıyordu. Sonunda ovaya vardılar. Ama hala
gelenler vardı. Alisa ve arkadaşları yerlerini aldılar. Kasaba halkı düzlükte
büyük bir daire oluşturuyor, ayini gerçekleştirecek olanlar ise o dairenin ortasında
yan yana diziliyorlardı. Üzerlerinde siyah cübbeler vardı. Onların önünde,
yerde ise kurbanın yatırılması için siyah bir muşamba vardı. Kurbanın kanlarının
toprağa karışıp kirletmesini kimse istemezdi. Bu yüzden kurbanlarını dolunaya
verirken temiz iş yapmaya çalışıyorlardı. Herkes tamamdı, şu an sadece bulutların
dağılmasını ve dolunayın ortaya çıkmasını bekliyorlardı. Kurbanlarını da o zaman
getireceklerdi. Alisa bu gece kurban olacak zavallıyı çok merak ediyordu. Acaba
hangi yaşlı ya da engelli kurban olacaktı. Biraz sonra rüzgâr şiddetini artırdı,
bulutların hareketi hızlandı ama dolunay hala tam olarak ortaya çıkmıyordu. Bir
beliriyor bir kayboluyordu ama rüzgârın sayesinde gökyüzü daha kolay açılacak
gibi görünüyordu. Ayini gerçekleştirecek olan cübbelilerin siyah giysileri
uçuşuyor, bu karanlık havada, insanların ellerindeki ateşlerin kırmızı ışığında
birer hayaleti andırıyorlardı. Bu onlara ve atmosfere daha da ürkütücü bir hava
katıyordu. Kim bilir kurban ne kadar korkacaktı. Sonuçta buraya getirilen herkes
başına gelecekleri biliyordu. Bazıları her ne kadar gönüllü ve istekli görünseler
de içten içe deli gibi korktuklarına emindi. Alisa çoğu zaman bir engelli
olmadığı için Tanrı'ya şükrediyordu. Ama yaşlandığı zaman işler değişecekti, o
da bir gün kurban olma potansiyeline sahip olacaktı ama o zaman hala burada
olacağını düşünmüyordu. Kırk yaşına geldiği gün kızıyla beraber bu kasabayı
terk edecekti. O zamana kadar rahat olabilirdi. Biraz sonra bulutlar dağılmaya,
dolunay belirginleşmeye başladı. İşte kâbus başlıyordu. Cübbeli adamlar ellerindeki
meşaleleri yerde, benzin ile daha önceden hazırlanan görünmez şeklin zerine
tuttular. Önlerinde kocaman, daire şekilde alevler çıktı. Ama bu fazla uzun
sürmedi birkaç dakika sonra alevleri tekrar söndürdüler. Bu, ritüeli başlatma k
amacıyla yapılan bir şeydi. Bir çeşit işaret. Biraz sonra alana bir at arabası geldi.
Arabanın içinden iki tane cübbeli indi, sonra kurban. Kurbanın elleri ve ayakları
bağlanmış, ardından ellerindeki ve ayaklarındaki bağlar birleştirilmişti. Ayaklarındaki
bağlar küçük adımlar atabileceği kadar geniş bırakılmıştı. Kurban, yanında iki
cüppeliyle beraber ayini gerçekleştirecek olan cübbelilerin yanına doğru
yürüyordu. Biraz daha yaklaşınca, Alisa bunun yaşlı bir kadın olduğunu anladı. Kadın
en fazla elli yaşında olmalıydı. Uzun beyaz saçları, üzerinde ise kurbanlara
özel hazırlanan siyah bir elbise vardı. Buradan bakınca kadının yüz ifadesini göremese
de ne kadar korkmuş olduğunu tahmin edebiliyordu. Kadın başı önde, kamburunu
çıkarmış, çaresizce yürüyordu. Kadını, sonradan daire oluşturmuş cübbelilerin
ortasına aldılar. Sonra cübbeliler hep bir ağızdan yüksek sesle ayini başlatan
bazı sözler söylediler. Ardından kendilerinin ilahi olarak tanımladıkları bir
çeşit şarkı söylemeye başladılar. Bu şarkıya kasabalı da katıldı, herkes onlara
eşlik ediyordu. Alisa hariç. O sözleri asla kullanmayacak, o şarkıyı asla
söylemeyecekti. O bu günaha ortak olmayacaktı. Şarkıyı söylemediğini gizlemek
için ağzını boynundaki şalıyla kapatmıştı. İlahi bitince cübbelilerden biri
yaşlı kadının üzerine yanıcı bir sıvı döktü ve kadından uzaklaştı. Sonra içlerinden
biri kadının yanına yaklaşıp, elindeki meşaleyi kadının ayaklarına değdirdi. Kadının
ayaklarından başlayan alevler yukarıya doğru çıkarak kadını esir aldı. Kandın
artık alevlere teslim olmuş, diri diri yanıyordu. Herkes susmuş, dikkatli
gözlerle cayır cayır yanan kadını seyrediyordu. Ortamdaki derin sessizliği bozan
şey ise alevlerin kadının elbisesini yiyip bitirirken çıkardığı çıtırtılar ve
kadının çığlıklarıydı. Kadın ellerini savurmaya çalışıyor ancak ayaklarındaki
halatlara bağlı olduğundan onu bile yapamıyordu. Oradan oraya koşuşturarak çığlıklar
atıyor, yardım istiyordu ama kimse kılını bile kıpırdatmıyordu. Kadının
ayakları iplere dolandı, kadın yere düştü ve bu kez de çığlıklar arasında yerde
yuvarlanmaya, can çekişmeye devam etti. Bir süre sonra kadının sesi de kesildi
ve yalnızca alevlerin acımasız sesi kaldı. Alevler kadının bedeninde yiyecek
başka bir şey bulamayınca yavaş yavaş sönmeye başladı. Artık yalnızca birkaç
küçük alev kalmıştı. Onları da cüppeli adamlar söndürdü. Ardından iki tane cüppeli
bir tabut getirdi ve yanmış ölü bedeni tabuta koydu. Tabut at arabasına yüklendikten
sonra cüppeliler tekrar daireye katıldı. Ayin tamamlanmıştı. Şimdi sırada
dolunaya dua etmek kalıyordu. Son bir dua. Adamlardan biri duaya başladığı
sırada tuhaf bir şey oldu. Biraz önce yaşlı kadının yandığı yerden küçük bir
alev topu yükseldi. Adamlar alevi ayaklarıyla söndürmeye çalıştılar ama başaramadılar.
Ardından ilçelerinden biri üzerindeki cüppeyi çıkarıp alevi söndürmeye çalıştı
ancak alev sönmek yerine, her geçen saniye daha da büyüdü. Tüm kasabalı meraklı
gözlerle onları seyrederek neler olduğunu anlamaya çalışırken alevler hızla
büyümeye, zeminde daire oluşturmaya, bütün cüppelileri arasına almaya
başlamıştı. Alevler artık cüppelilerin etrafında daire oluşturmuştu, adımlar oradan
çıkamıyordu. Herkes söylenmeye başladı. Birileri, onlara yardım edilmesi
gerektiğini söylüyordu. Birkaç kişi oturduğu yerden kalkıp onların yanına gitti
ama alevlerden dolayı yanlarına bile yaklaşamadı. Akevler bu kez de yükselmeye
başladı. Adamlar alevlerin arasında çığlık çığlığa bağırıyor, yardım istiyor,
kendilerini kurtarmaları için insanlara yalvarıyorlardır. Biraz sonra at
arabasından bir silüet indi. Yalnızca iskelet halinde bir iskeletti.
Kemiklerinde yer yer erimiş etler, yer yer sallanan küçük kumaş kalıntıları vardı.
İğrenç, mide bulandırıcı, bir o kadar da korkunç ve dehşet verici bir görüntüydü.
Alisa ne olduğunu hemen anladı. Bu biraz önce cüppelilerin diri diri yaktıkları
yaşlı kadındı. Onun öldüğünü sanmışlardı ama yaşlı kadın ölmemişti, aksine
intikam almak için geri dönmüştü. Alevleri yeniden canlandıran ve biraz önce
kendisini yakanlardan intikam almak için onları alevlerin içine hapseden de
bizzat oydu. İskelet alevlere yaklaştı ve ellerini kaldırdı. Artık ne ellerinde
ne de ayak bileklerinde bağlar yoktu. Tamamen özgürdü, rahatça hareket edebiliyor,
istediğin yapabiliyordu. İskelet, alevlerin arasından geçip dairenin içine girdi
ve diğer cüppelilerle beraber alevlerin arasında gözden kayboldu. O sırada tüm
kasaba halkı çığlıklar içinde etraftı koşturuyor, kaçmaya çalışıyordu. Herkes
dehşete düşmüştü. Herkes burayı terk etmek için hızlı hareket ediyordu. Alisa’da
onların yaptığını yaparak kaçmak için ayağa kalktı ama diğer yandan da
olacakları merak ediyordu. Biraz önce o yaşlı kadını ve daha öncesinde bir sürü
masum insanı diri diri yakarak katleden bu canilerin aynı şekilde acı
çekişlerini görmek, çığlıklarını duymak istiyordu. Hak ettiklerini bulmuşlardı,
onlar bunu hak etmişti. Hatta buna göz yuman, üstelik bunu destekleyen kasaba
halkı da bunu hak ediyordu. Alisa kasaba yoluna doğru ağır adımlarla ilerlerken
sürekli arkasına dönüp alevlere bakıyordu. Biraz sonra alevler yavaş yavaş
azaldı, sonra tamamen söndü. Artık ortada yalnızca cüppeli adamların kemikleri
kalmıştı. Yaşlı kadın ise yakılmadan önceki halinden bile daha farklı bir görünüme
sahip olmuştu. Daha korkunç, daha güçlü. Saçları daha uzun ve siyahtı. Boyu
daha uzundu ve daha iriydi, artık kamburu yoktu ve dik duruyordu. Yüzü ise daha
da çirkinleşmişti. Üzerinde ise uzun, beyaz bir elbise vardı. Ancak alevlerin
verdiği hasara dair hiçbir belirti yoktu. Tamamen normal bir insan görünümündeydi.
Ancak havaya kaldırıldığı avuçlarının içinden çıkan alevlere bakılırsa, norma
bir insan değildi. Alisa şimdi anlamıştı, cüppeliler yanlış kişiyi yakmaya
çalışmıştı. Bu kadın, bu kasabanın hayalet büyücüsüydü. Onunla ilgili birçok
rivayet duymuştu ama aklında kalan ve tek gerçek olan rivayet, onun yıllar önce
öldüğüydü. Onu öldürememişlerdi çünkü o zaten ölüydü. Ama hayaleti bir insan
suretinde, kasabada istediği herhangi bir yerde yaşamaya devam ediyordu. Şimdi
ise cüppeliler, bunca zaman yaptıkları bu kötülüklerin bedelini ödemişlerdi,
hem de çok ağır bir şekilde. Alisa orada durmuş kadını izlerken, biri onu
kolundan tuttu ve çekiştirerek oradan uzaklaştırdı. Alisa artık evine gönül
rahatlığıyla gidebilir, bu kasabada istediği kadar yaşayabilirdi. Ayin
görevlileri ölmüş, kasabalı dersini almıştı. Alisa, herkesin korktuğu o yaşlı
büyücüye karşı hayranlık duyuyordu. Görüntüsü her ne kadar mide bulandırıcı ve
korkunç olsa da kalbi güzeldi. Tüm masumların intikamını almıştı.
Yorumlar
Yorum Gönder