SADECE BİR GÜN
“Hey... Burası harika! Sizi ezikler, siz anca orada oturup beni izlersiniz. Ben burada keyfime bakıyorum.”
Kendi kendine sırıtıyordu. Etrafta hiç kimseyi göremiyordu, herifler harika gizlenmişlerdi. Bu işte usta olmalıydılar. Henry pencereyi açık bırakıp yiyeceklerin yanına gitti ve kendisine birkaç paket cips, kola ve çikolata alıp yatağa uzandı. Yiyeceklerini silip süpürdü. Günlerdir kuru ekmek ve alkol dışında hiçbir şey yiyip içmediğinden dolayı karnı çok açtı. Elindekileri bitirdikten sonra başka yiyecekler de almak için tekrar yiyecek yığının yanına yaklaştı. Birkaç meyve alıp yatağa dönmek üzereyken masanın üzerindeki kağıt ve kalemlere baktı. En azından birkaç cümle yazsa iyi olacağını düşünüyordu. Masaya oturdu. Hem yazdı hem yedi.
Burası harika bir yer. Hayatımda hiç bu kadar rahat bir yatakta yatmadım. En son ne zaman cips, kola, hatta meyve yediğimi hatırlamıyorum. Ayrıca harika bir koku var. Sadece tuvalet yok. Tuvaletimi yapmam için yatağın yanına küçük bir kova bırakmışlar, ama olsun. Onun dışında her şey harika. Burası gerçekten harika. Hangi aptal böyle güzle bir yerde kalması için birlerine para öder ki? Herif resmen benim keyif çatmama para ödüyor, galiba havaya saçacak çok parası var.
Kağıt kalemi bırakıp yatağa geçti. Meyveleri yedikçe çöplerini camdan dışarı fırlatıyordu. Burada istediği her şey vardı, alkol hariç. Bir şişe bile içki yoktu. Neyse, bir gün dayanabilirdi. Sonra patrondan aldığı paranın tamamıyla istediği kadar alkol, yiyecek, hatta meyve bile alabilirdi. Bütün gece heyecandan uyuyamadığından dolayı daha fazla dayanamadı ve uzandığı yerde uyuya kaldı. Buranın tadını henüz yeteri kadar çıkaramamıştı ama önünde kocaman bir gece vardı. Geceleri gaz lambasını ve mumları yakıp keyfini yapmaya kaldığı yerden devam edebilirdi. Yorganın altına girip rahat bir uyku çekti. Gözlerini açtığında kulübenin içi zifiri karanlıktı, saatlerce uyumuştu. Ne kadar zamanı kaldığını bilmiyordu, buraya saat tam yedide girmişti. Sabah yediye kadar zamanı vardı ama saatin şu an kaç olduğunu bilmiyordu. İçerisi buz gibiydi, uyurken pencereyi açık bırakmıştı. Gündüzleri hava sıcacıktı ama geceleri soğuk oluyordu, yataktan çıkıp el yordamıyla pencereyi buldu ve kapattı. Sonra yine el yordamıyla masayı bulmaya çalıştı. O sırada bir şey fark etti, pencere açık kalmış olmasına rağmen içeride ağır bir koku vardı. Parfüm kokusu çoktan dağılmıştı, bu farklı bir kokuydu. Mide bulandırıcı, iğrenç bir koku. Demek ki o uyurken içeri bir hayvan girmiş ve içeriye dışkısını bırakmıştı. Kendi kendine o hayvana küfürler savurdu. Masanın üzerindeki kibritleri buldu ve zor da olsa birini yakmayı başardı. Sonra kibritin ölgün ışığında gaz lambasını aradı, bulur bulmaz yakmaya çalıştı ama elindeki kibrit çoktan sönmüştü. Bir kibrit daha yaktı. Sonra aceleyle gaz lambasını yaktı. Etrafı iyice aydınlatması için fitilini biraz daha açtı. Sonra camın üzerine takıp orada bıraktı. Yiyeceklerin yanına gitmek için arkasını döndü. O sırada şaşkınlıkla donup kaldı. Yiyecekler yoktu, hepsi ortadan kaybolmuştu, bir tane bile kalmamıştı. Acaba onu gizlice izleyen herifleri mi gelip almıştı? Henry bunu düşününce öfkeden deliye döndü. Kendi kendine onlara da küfürler ederek yatağına gitmek için arkasını döndü. O sırada kulübede bir değişiklik fark etti. Büyük bir değişiklik. Duvarlardaki duvar kâğıtları yok olmuş, tam bir döküntü halindeydi. Zemin kum, toz ve toprak içindeydi. Ayrıca yatağının üzerindeki temiz nevresim kararmış, yıpranmış, yıllarca burada beklemiş gibi eskimişti. Tavandan örümcek ağları sarkıyor, etrafta böcekler geziniyordu. Masaya doğru döndüğünde üzerindeki kâğıtların yıpranıp sarardığını, kalemlerin ise parçalanmış bir halde olduğunu gördü. Kulübe resmen bir harabe halindeydi. Sanki yıllarca kullanılmamış, terk edilmiş bir mekân gibiydi. Henry buraya ilk girdiğinde, buranın harika bir olduğuna adı gibi emindi. Buraya gelirken sarhoş değildi. Şu an uyumuyor, rüya görmüyordur. Şimdi anlamıştı. Onu buraya getirenler sırf onu korkutmak, onun aklıyla oynamak için o uyurken gelmiş ve kulübeyi bu hale getirmişlerdi. Henry bunu anlayınca çılgına döndü. Hemen pencereyi açıp başını dışarı uzattı ve var gücüyle bağırdı.
“Sizi adi şerefsizler! İlanda böyle şeyler yazmıyordu. Sahtekârlar! Buradan defolup gidiyorum, alın paranızı bir yerinize sokun...”
Henry pencereden uzaklaşıp kapıya gitti. Kapı tokmağını çevirip açmaya çalıştı ama kapı açılmadı. Anahtar hala üzerindeydi, öfkeli bir şekilde anahtarı çevirip tekrar denedi ama kapı yine açılmadı. Henry bu kez daha da öfkelendi. Kapıyı tokmağından tutup birkaç kere sarstı, hala kendi kendine söyleniyordu.
“Sizi adi şerefsizler... Bunları beni korkutmak için yapıyorsunuz, biliyorum ama işe yaramayacak. Açın şu kapıyı, adi sahtekârlar!”
Ama kapı açılmadı, hiçbir ses duymuyordu. Etrafta kimse yoktu. Kapıyı dışarıdan onların kilitlediklerine emindi. Kapıdan uzaklaşıp öfkeli bir şekilde kulübenin içinde volta atmaya başladı. Parmaklarını saçlarının arasına doladı ve öfkeli bir şekilde bağırdı. O sırada bir ses duydu, sonunda birileri gelmişti. Hemen pencereye koştu, dışarı baktı ama kimseyi göremedi. Muhtemelen onu daha çok korkutmak için ondan gizleniyordu. Bu iş kocaman bir oyundu, demek telefondaki adamın bahsettiği intihar olayları bu şekilde gerçekleşiyordu. O insanları bu şekilde intihara sürüklemişlerdi.
“Burada olduğunuzu biliyorum adiler! Bunları sizin yaptığınızı biliyorum. O insanlara da bunları yaptığınızı biliyorum.” Henry durakladı. Belki de intihar vakası da tamamen yalandı, böyle bir şey hiç olmamıştı. Onu korkutmak, ilgisini çekmek için böyle bir şey söylemişlerdi. “Şehre döner dönmez sizi dava edeceğim.” diye ekledi Henry bağırarak. Sonra pencereden çıkmak için bir bacağını pervazın dışına attı. O sırada tuhaf bir şey oldu. Biri şey ayağını sıktı, Henry pencereden dışarı aşağı baktı ama hiçbir şey göremedi, etrafta kimse yoktu. Bu nasıl olmuştu anlayamadı. Ayağını birkaç kere sarstı ve hemen geri içeri soktu. O sırada suratının tam ortasına sert bir darbe aldı. Bu darbenin etkisiyle serseme döndü. Korku dolu gözlerle etrafa bakındı ama hiçbir şey göremedi.
“Bu da ne... Neler oluyor?”
Henry bu olanlara mantıklı bir açıklama getirmeye çalıştı ama bunun hiçbir mantıklı açıklaması yoktu. Olamazdı da... Resmen görünmez bir şey tarafından yumruk yemişti. Henry korku dolu gözlerle etrafa bakınıyor, neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Hemen masanın üzerindeki gaz lambasını alıp pencereye yaklaştı. Lambayı pencerenin dışına çıkardı, etrafa bakınırken dışarıdan esen rüzgâr anında kesildi ve gaz lambası, üzerindeki cama rağmen söndü. Henry kendi kendine küfürler sayarak, el yordamıyla masaya yaklaştı. Bir kibrit buldu ve gaz lambasını yakmak için üzerindeki camı çıkarmaya çalıştı, ama elini aniden geri çekmek zorunda kaldı. Cam çok sıcaktı. Bu kez bir mum yakmak istedi. Mumu yaktığı sırada yüzüne bir darbe daha yedi. Henry'nin canı bu kez daha çok yandı. Burnunu tutarak, boğuk bir sesle gevelemeye başladı.
“Ne oluyor? Sizi adi herifler! Ne yapmaya çalışıyorsunuz ha? Tamam siz kazandınız, paranızı falan istemiyorum.”
Henry burnundan güçlükle nefes alamaya çalışıyor, ancak genzi yanıyordu. Ağzından nefes almaya başladı. Aynı anda mumu tekrar yakmaya çalıştı. Mum yandı ancak bu kez de dışarıdan içeriye şiddetli bir rüzgâr girdi. Büyük bir dalga gibiydi, geldi ve gitti. Henry bu rüzgâr dalgasından dolayı bir an donarak öleceğini sandı. Çünkü oldukça soğuk, buz gibi bir rüzgardı bu. Artık bu olanlara mantıklı bir açıklama getiremiyordu. Dışarıdaki adamlar buraya gelip kulübenin içini değiştirebilirdi. Ama görünmez bir el ya da şiddetli, buz gibi bir rüzgâr oluşturamazlardı. Hayır, bunu yapmazlardı. Bu başka bir şeydi. Dışarıda onu izleyen adamlarla hiçbir alakası yoktu. Görünmez, kötü bir güç... Henry yaktığı mumu eline alıp ağır ağır kendi etrafında bir tur attı. Her şey dökülüyor, her şey çürüyor, her şey eskiyordu. Hem de gözlerinin önünde. Bunu kimse yapmıyordu, bunlar kendiliğinden oluyordu. Bunların hepsi gözlerinin önünde oluyordu. Biraz sonra elindeki mum eriyip, bir su gibi ellerini etrafından akıp yere süzüldü. Bütün mum ellerine yapışmıştı. Henry acıyla, bir hayvan gibi uludu. Canı fena yanıyordu, elindeki mum kalıntılarını yatağın nevresime sürerek temizlemeye çalışıyordu. Diğer yandan da acından suratı yanıyordu. O sırada bir şey hissetti. Bir çift el boğazına yapıştı ve sıkmaya başladı. Henry doğruldu ve ellerini boğazına götürdü, boğazını sıkan ellerden kurulmaya çalışıyordu ama ortada bir el falan yoktu. Boğazı, tamamen görünmez bir şey tarafından sıkılıyordu. Henry arkasını döndüğünde karşısında silik, belli belirsiz bir şey gördü. Simsiyah, ağzı ve gözleri kocaman bir yaratık. İnsana benzer hiçbir yanı yoktu. Görüntü hemen kayboldu, neredeyse anlık bir görüntüydü. Sanki Henry'nin sorusuna cevap vermek için kendisini birkaç saniyeliğine göstermiş, sonra hemen kaybolmuştu. Henry tam bilincini kaybetmek üzereyken, görünmez güç onu serbest bıraktı. Henry tekrar nefes almaya başladı. Derin derin nefes alıp verirken, siyah bir toz bulutunun pencereden dışarı çıktığını gördü. Zifiri karanlığa rağmen... Bunu görünce hayaletin gittiğini düşündü. Hemen pencereyi kapattı. Sonra bir mum daha yaktı. Etrafa bakınırken, hayaletin buraya tekrar girmesini engelleyecek bir şey buldu. Zemindeki tahta parçaları, çekiç ve çiviler. Hemen tahtaları alıp pencereye yerleştirdi ve hepsine çiviler çaktı. Pencere kapandığına göre sıra kapıdaydı. Kapı zaten açılmıyordu ama her ihtimale karşı kapıyı da tahtalarla tamamen kapatacaktı. Adamlar gelip onu buradan alana kadar da açmayacaktı. Kapıyı da tamamen kapattıktan sonra kendisini artık güvende hissediyordu. Artık rahatlamıştı. Bir an önce sabah olmasını ve bu eziyetin buşona ermesini istiyordu. Tam yatağa oturduğu sırada, aniden ayağa fırladı. Kalçasının altında, yumuşak ve ıslak bir şey hissetmişti. Korkarak yorganı açtı ve yatağa baktı. Hiçbir şey yoktu. Sonra birisi onu yatağa doğru itti, Henry yatağa devrildi. Ağır ağır doğrulup etrafına bakınırken, ellerinde bir ıslaklık hissetti. Mum ışığına yaklaşıp ellerine baktı. Elleri ve üzeri kanlar içindeydi, yatağa döndü ama hiçbir şey göremedi. Tekrar ellerine baktığındaysa ne ellerinde ne de üzerinde hiçbir şey göremedi.
“Ne bu? Lanet olsun... Her ne haltsan benimle uğraşmayı bırak, tamam mı?” diye bağırdı Henry. Gözlerinden yaşlar akmaya, sesi titremeye başlamıştı. Artık korkuyordu. Hem de deli gibi korkuyordu. Mumun ölgün ışığında etrafına bakınırken zemindeki tozların ve toprağın, ağır ağır havalandığını gördü. Her şey tavana çakılıyor, sonra bir hortum gibi odanın içinde oradan oraya dönüp dolanıyordu. Henry ağzını ve burnunu kapattı. Tozlar gözlerinde de giriyordu, gözlerini de sıkıca kapattı. Artık nefes almakta zorlanıyordu. Hemen yere, dizlerinin üzerine çöktü. Başını kollarının arasına alıp tozlardan korunmaya çalıştı O sırada başına sert bir darbe aldı, yan bir pozisyonda yere devrildi. Artık havada tozla uçuşmuyordu ama birisi ya da her ne ise onu sert bir şekilde dövüyordu. Henry yerden kalmaya çalıştı, zor da olsa başardı. Sonra kapıya gitti. Biraz önce tahtalarla sıkı sıkı kapatmıştı. Karnına bir darbe daha aldığında, acıyla iki büklüm oldu. Sonra pencereye koştu, onu da tahtalarla kapatmıştı. Tahtaların birkaçını sıkıca kavrayıp sökmeye, yerinden çıkarmaya çalıştı ama başaramadı. Sonra yerdeki çekici alıp tahtaları kırmaya çalıştı ama bunu da başaramadı. Hiçbir şey yapamıyor, buradan dışarı çıkamıyordu. Buraya sıkışıp kalmıştı. Henry’nin nefesi kesilmeye başladı, Yine boğazı sıkılıyordu. Bu kez hem yediği dayakların onu bitkin düşürmesinden hem de yorgunluktan dolayı bu güce daha fazla direnemedi. Kulübenin içinde oradan oraya savrulup duvarlara çarptıktan sonra yere yığıldı. Artık yapabileceği bir şey yoktu. Son nefesini çoktan vermişti, artık geriye ruhunu vermek kalıyordu. Bir süre sonra artık hareket etmiyor, kalbi atmıyordu. Henry ölmüştü. Saat tam yediyi gösterdiğinde, patron ve kulübeyi gözetleyen adamlar kapıyı anahtarla kolay bir şekilde açıp çeri girdiler. İçerisi ferah ve aydınlıktı. Çiçekli duvar kâğıtları, yiyecekler, Henry'nin buraya ilk geldiğinde yazdığı ilk ve son notları, yerdeki yiyecekler, tahtalar, çiviler ve çekiçler... Her şey yerli yerinde duruyordu. Yatak nevresimi hala tertemizdi. Pencere ardına kadar açık olmasına, içerisi temiz havayla dolamasına rağmen içerideki parfüm kokusu hala etkisini sürdürüyordu. Farklı olan tek şey buraya canlı giren Henry’nin yerde, ölü vaziyette yatmasıydı. Yere sırt üstü uzanmış, bacaklarını açmış, ellerini kendi boğazına dayamıştı. İmkânsızı başarmış ve kendisini boğarak intihar etmişti. Bu harika kulübe, kimsenin anlamadığı bir şekilde bir kişiye daha mezar olmuştu.
Yorumlar
Yorum Gönder