JAMAL ŞATOSU
“Hey… Merhaba.”
Elena durdu, bir süre tereddüt etti. Sonra çekinerek arkasına döndü ve adama baktı. Uzun boylu, zayıf, güzel giyimli, yakışıklı bir beyefendiydi. Elena çekinerek karşılık verdi.
“Merhaba. Bir şey mi soracaktınız?”
“Evet, adınızı soracaktım.”
“Neden?”
“Şey… Aslında sizi pazarda görüm. Çok zarif ve güzel bir hanımefendisiniz, çok hoşuma gittiniz. Sizinle tanışmak isterim.”
Elena, adamı başta aşağı süzdü. Hiç de ona uygun bir adam değildi. O büyük ihtimal lüks bir yerde yaşayan, zengin bir adamdı. Kendisi ise bir gecekondu mahallesinde yaşayan sıradan bir genç kızdı.
“Şey… Benim çok işim var, gitmem gerek.”
Elena arkasını dönüp adamdan uzaklaşmak için bir kaç adım attı ama adam onun kolundan yakaladı.
“Sizi sapık gibi takip edip korkuttuysam özür dilerim. Ama sizi gerçekten çok beğendim. Şimdi müsait değilseniz eğer yarın için randevu ayarlayalım, olmaz mı?”
Elena bir süre durup düşündü. Bu zengin adamla ne konuşacağını, karşısında nasıl davranacağını, hiçbir eşyi bilmiyordu. Onunla nasıl randevuya çıkacaktı ki? Hem adam onada ne bulmuştu? Şehir merkezinde zengin, güzel ve tam ona göre olan kadınlar varken Elena’da ne bulmuştu? Belki de Tanrı’nın ona gönderdiği bir hediyeydi. Belki de bu onun için büyük bir fırsattı ve bu fırsatı iyi değerlendirmesi gerekiyordu. Elena adamın teklifini kabul etti ve yarın için sözleştiler. Elena heyecanla, koşarak evine gitti. Eve girer girmez elindeki torbaları yere bırakıp, ellerini göğsünde kavuşturdu. Heyecandan kalbi yerinden çıkacak gibi atıyordu. Adam da ona karşı aynı duyguları hissetmiş, Elena’da onun bu hislerini ve enerjisini aldığından dolayı onunla aynı duyguları hissediyordu. Ama heyecanını annesinin sesi bozuldu.
“Elena, geldin mi? Aldıklarını yerleştir ve hemen çamaşırları yıka.”
“Tamam anne.”
Elena ailesiyle beraber harabe halde bir gecekonduda yaşıyordu. Bulaşıkları ve çamaşırlar aynı leğenlerde, buz gibi havalarda bile karın altında, bahçede yıkıyorlardı. Çamaşırlarını ise bahçeye asıyorlar ve ıslak çamaşırlar toz toprağa bulanınca tekrar yıkamak zorunda kalıyorlardı. Ayrıca bu evde yaptığı tek şey hizmetiçilikti. Kendisinden küçük iki kız kardeşi de henüz küçük yaşlarda evlenip evden ayrılmış, onlar da başkalarının hizmetçisi olmuşlardı. O da bu evde tek kız olarak kalınca evin tüm işleri ona kalmıştı. Annesi bazen yardım ediyordu ama Elena daha genç olduğundan, çoğu işi kendisi yapmak zorundaydı. Bütün yaşıtları dışarıda geziyor, erkek arkadaşlarıyla buluşuyor, eğleniyorlardı ama Elena, bu harabeye takılıp kalmıştı. Onun tek hayatı buydu. Değil gezmeye gitmek, bir arkadaşı bile yoktu. Hayatı boyunca şehir merkezine sadece bir kaç kere gitmişti. O zaman yanında babası vardı. Hastalandığından dolayı annesinin, babasını zar zor ikna etmesi sayesinde gidebilmişti. Oraya ilk gittiğinde kadınların giydikleri kıyafetleri, ayakkabıları ve şapkaları görünce şaşkına dönmüş, onlara hayran olmuştu. Makyaj denen şeyi ilk kez o kadınlarda görünce öğrenmişti. Kadınların zarafeti de onun çok ilgisini çekmişti. Onlar gibi konuşmaya, onlar gibi davranmaya çalışmıştı. Babası ondaki bu değişikliği görünce onu bir daha şehre götürmemişti. O günden sonra Elena buraya, bu eve hapis olmuştu. En azından alışveriş yapmasına izin verildiği için şükretmeliydi. Diğerlerinden hiçbir farkı olmayan bir günü daha bitirdikten sonra nihayet yatağına girdi ve uykuya daldı. Ertesi sabah annesi onu yine manava göndermek istedi. Elena, onunla görüşmek isteyen beyefendiyi göreceği için çok heyecanlanmıştı. Onu görüp göremeyeceğine emin değildi ama başka bir iletişimleri olmadığından, adam muhtemelen onu aynı saatte, aynı yerde bekleyecekti. Bu yüzden Elena güzelce hazırlandı. Ama annesi küçük erkek kardeşini de onun peşine takmak istedi. Elena bunu duyunca öfkelendi. Kardeşini yanına alırsa belki de beyefendi onun yanına yaklaşmayacak ya da kardeşi bunu hemen babasına yetiştirecek. Elena onu yanına almak istemedi ama başka çaresi yoktu. Bir ihtimal işe yarayacağını düşünerek onu korkutmak istedi. Kasabaya bazı haydutların geldiğini ve özellikle küçük çocukları alıp götürdüklerini söyledi. Henüz beş yaşında olan kardeşi de elbette buna inandı ve onunla beraber gitmekten vazgeçti. Elena sevinmişti. Heyecanlı bir şekilde kasabaya gitti. Manava doğru giderken gözleriyle etrafı tarıyor, o beyefendiyi görmeye çalışıyordu ama hiçbir yerde göremedi. Manav alışverişini yapıp evine doğru ilerlerken hayal kırıklığı yaşamıştı. Tam umudunu kestiği sırada beyefendi bir ara sokakta karşısında belirdi. Onu takip etmiş ve kimsenin olmadığı, ıssız bir yerde yakalamıştı. Elena heyecandan bayılacak gibi hissediyordu.
“Tahmin ettiğim gibi… Yine aynı saatte, aynı yerde.” dedi adam.
“Tesadüf...”
“Hayır, tesadüf değil. Seni neredeyse iki aydır izliyorum ve her zaman aynı saatte alışverişe geliyorsun.”
“İki ay mı?” diye sordu Elena, şaşkınlıkla. “Siz beni iki aydır mı izliyorsunuz?”
“Ne sandın? Kararın nedir?”
Elena’nın heyecandan dili tutuldu. Ne diyeceğini bilmiyordu.
“Evet.” dedi Elena aniden. “Evet. Teklifinizi kabul ediyorum.”
Bu fırsatı geri çeviremezdi. Yaşadığı sefaletten kurtulmasının tek yolu buydu, bir zenginle evlenmek. Neden hayır diyecekti ki? Geride bırakacağı hiçbir şeyi yoktu. Sahip olduğu hiçbir şeyi yoktu. Yalnızca ailesi vardı. Onlar da Elena’yı kullanmaktan, hizmetçi gibi çalıştırmaktan başka bir şey yamıyorardı. Ona değer veren kimse yoktu. Belki de bu adam ona gerçekten değer veriyordu.Neden olmasın?
“Ne zaman evlenelim?” diye sordu adam “Sen ne zaman istersen o zaman evleniriz.”
“Hemen şimdi. Sizinle hemen şimdi gelmeyi kabul ediyorum. Beni alıp götürün efendim.”
Adam şaşkınlıkla gözlerini kocaman açtı, bir yandan da heyecanlanmıştı. Onu elinden tuttu ve beraber oradan uzaklaştılar. Elena adamın yaşadığı yere gelince şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı. Burası bir şatoydu. Kocaman, ihtişamlı, bir okadar da kasvetli bir şatoydu. Kapının üzerinde büyük ve havalı bir şekilde JAMAL şatosu yazıyordu. Elena şaşkınlıkla, hala elini tutan adama baktı. Adam da gülümseyerek ona bakıyordu.
“Yeni evine hoşgeldin.” dedi adam.
Elena ile beraber şatoya doğru ilerlediler. Kapıyı iki tane hizmetçi kadın açtı. Üzerlerindeki hizmetçi kıyafetleri bile neredeyse bir parti kıyafeti gibi ihtişamlıydı. Beraber içeri girdiler. Elena her geçen dakika başak bir şaşkınlık yaşıyordu. İçeride devasa aynalar, mumlar, gaz lambaları, pahalı oldukları anlaşılan biblolar ve özenle yontulmuş heykeller vardı. Zemin ise koyu kırmızı halıfleksle kaplıydı. Halıfleks, ilerideki devasa merdiveni de kaplıyordu. Beraber o ihtişamlı merdivenden üst kata çıktılar. Büyük bir salona girdiler. Salon da pahalı mobilyalarla, biblolarla ve heykellerle doluydu. Salonda birkaç tane kadın ve erkek oturuyordu. Hepsi güzel giyinmiş, süslenmiş, havalı insanlardı.Adam onun elini bırakıp onların yanına yaklaştı. Elena ise ellerini önünde birleştirmiş, öylece duruyordu.
“Evet bayanlar baylar, bu benim müstakbel eşim Elena” Sonra Elena’ya döndü. “Bunlar da benim erkek kardeşlerim, onlar da eşleri. Annem ile babam muhtemelen yine bir opera gösterisine gitmişlerdir.”
Salondaki herkes gülümseyerek ayağa kalktı ve Elena ile tokalaşmak için sıraya girdiler. Elena hem şaşırmış hem utanmıştı. Bu soyluların, giyiminden dolayı onu aşağılayacaklarını, onunla alay edeceklerini düşünmüştü ama tam tersi olmuştu. Herkes Elena’yı hecenal ve sevecen bir tavırla karşılamıştı. Tanışma faslından sonra hep beraber yemek masasına oturdular. Elena’nın kocası olacak adam, kardeşlerinden birine döndü
“Bizim için düğün hazırlıklarına başla. En kısa zamanda evleneceğiz.”
“Tamam abi. Yarın sabah hazırlıklara başlarım.”
Elena bu evin resmi bir ferdi olacağı için heyecanlanmıştı. Artık oda bir soylu olacaktı. O da böyle güzel kıyafetler giyecek, güzel yemekler yiyecek, pahalı alışverişler yapacaktı. Bir daha o kasabaya asla dönmeyecekti. Oradaki hiç kimseyle, hatta onu yıllarca çalıştıran ailesiyle bile görüşmeyecekti. Atık onlarla işi kalmamıştı. Elenaya büyük ve güzel bir oda vermişlerdi. Nikahı kıyılana kadar bu odada kalacak, sonra kocasının odasına yerleşecekti. Elena, nişanlısının şöförüyle beraber alışveriş yapmak için lüks mağazalara gitti ve kendisine en güzel kıyafetleri aldı. Makyaj malzemeleri ve bakım ürünleri almayı da ihmal etmedi. Canı ne istediyse almıştı. Şatoya geri dönerken araç, kasabalıların önünden geçti. Herkes dönüp onun bulunduğu araca baktı, herkesin yüzünde şaşkınlık ifadesi vardı. Elena gururla başını dikleştirdi. Artık onlar gibi sefil bir hayat yaşamadığı, bir soyluyla evlenerek soylu olacağı için herkes şaşırmıştı. Onu görenlerin hepsi hem onu hem de ailesini tanıyan insanlardı ama Elena hepsini görmezden geldi. Araç şatonun bahçesine girdi. Elena salına salına şatoya girerken, şoför de onun aldıklarını odasına taşıdı. Elena hemen aldıklarını denedi, güzelce süslenip hazırlandı. Sonra akşam yemeği için salona indi. Herkes onun yeni halini görünce heyecanlandı. Onu ne kadar beğendiklerini söyleyerek iltifatlar ediyorlardı. Bu yoğun iligi Elena’nın çok hoşuna gidiyordu. Yemeklerini yedikten sonra herkes odalarına çekildi. Yarın şatonun bahçesinde küçük bir törenle nikahları kıyılacaktı. Elena bu yüzden bütün gece heyecandan uyuyamadı. Sabah olduğunda birkaç hizmetçi onu nikah için hazırlamaya başladı. Elena çok heyecanlı ve mutluydu ama hizmetçilerin yüzünde anlamsız bir soğukluk vardı. Sanki Elena’yı burada istmeiyorlardı ama bu Elena’nın umurunda değildi. O artık bu evin gelinlerinden biri olacaktı, dolayısıyla onların efendilerinden biri olacaktı. Hizmetçiler ona itaat etmek, emirlerini yerine getirmek zorunda kalacaklardı. Hazırlandıktan sonra bahçeye, nikahın kıyılacağı alan gitti. Kocası ve davetliler çok mutlu, çok heyecanlıydı. Tüm gözler Elena’nın üzerindeydi. Elena kendisini bir yıldız gibi hissediyordu, hayatında görmediği ilgiyi, sevgiyi ve değeri bir kaç günde burada, bu şatoda görmüştü. Nikah kıyıldıktan sonra, Elena ile kocası alkışlar arasında salona gittiler ve şöminenin başına oturdular. Hizmetçiler onlara birer tane kırmızı şarap getirip, onları yalnız bıraktı.
“Artık benim karımsın” dedi adam, kadehini kaldırarak
“Sen de benim kocamsın” dedi Elena ve kadehlerini tokuşturdular.
İçkilerini içtikten ve akşam yemeklerini yedikten sonra yatmaya gittiler. Ama gece saat iki buçukta kocası onu uyandırdı. Elena merkala yerinden kalkıp kocasına ne olduğunu sordu.
“Vakit geldi.” dedi kocası.
“Ne vakti? Anlamadım, ne diyorsun?”
Kocası ona üzerini giyinip salona gelmesini söyledi ve odadan çıktı. Elena meraklı bir halde giyinip salona indi. Gördüğü manzara karşısında şaşkına döndü, neler olduğunu algılamaya çalışıyordu. Belki de rüya görüyordu ama o bunun farkında değildi. Herkesin üzerinde kırmızı renkte cüppeler, ellerinde ise mumlar vardı. Ortalığı yalnızca birkaç gaz lambası aydınlatıyordu. Salonun tam ortasında, yerde bir muşamba vardı. Üzerinde ise çeşitli delici ve kesici aletler vardı. Elena dehşet içinde kocasına döndü.
“Neler oluyor, bu ne demek oluyor?” diye sordu.
Kocası ona yaklaştı. Onun suratını ellerinin arasına aldı ve alnına bir öpücük kondurdu.
“Korkma hayatım! Bu şatomuzun bir geleneği.” dedi gayet sakin bir şekilde. Elena biraz olsun rahatlama hissetti ama neler olacağını hala bilmediğinden dolayı, rahatlaması fazla uzun sürmedi. Kadınlardan biri açıklama yapmaya başladı.
“Evet, bu bizim geleneğimiz. Kocalarımız her yıl biriye evlenir ve her yıl sırayla bu şatodaki bir erkeğin eşi, şatoya kurban edilir. Şimdi sıra senin kocanda, dolayısıyla bu kez kurban sensin. Bir sonraki yıl sıra benim.”
Elena gözlerini kocaman açtı.
“Ne? Siz… Siz ne saçmalıyorsunuz?”
Elana’nın kocası tekrar araya girdi.
“Bu şatonun ayakta kalması ve herkesin hayatta olması için gereken bu Elena. Şatomuz her sene bir kurban gelin istiyor. Bu yüzden sürekli evlenmeli ve her yıl bir gelin kurban etmeliyiz. Sen benim bu şatoya getirdiğim beşinci eşimsin.”
Elena kocasına dehşetle baktı.
“Hayır… Hayır, bunu yapamazsınız!” dedi geri geri gitmeye başlayarak. Kocası da onun üzerine doğru gidiyordu, aynı anda açıklama yapmaya devam ediyordu.
“Yapmak zorundayız Elena! Bu şato yapıldığında, burada ilk yaşayan ve ilk ölen gelinin ruhu için bunu o istiyor. Kendisi gibi gelin olanların ölmesini… Her sene onun ölüm yıl dönümünde bir tane gelin vermeliyiz. akis halde başımıza büyük felaketler gelir!”
“Siz hepiniz delirmişsiniz, ben gidiyorum!”
Elena sefil hayatından kurtulmak için ne kadar büyük bir hata yaptığını şimdi anlıyordu. O gece konduda en azından can güvenliği vardı ama buraya, hiç tanımadığı bir adamın karısı olarak gelerek kendi ayağına sıkmıştı. Elena şatonun kapısını açıp kedisini dışarı attı ama kocası onun kolundan yakaladı ve zorla içeri soktu. Herkes ona yardım ederken içlerinden biri de eline bir baltayı almış, hazır vaziyette bekliyordu. Herkes Elena’yı sıkıca tutuyor, kaçmasını engelliyordu. Elena ne kadar çırpınsa da onların elinden kurtuluşunun olmadığını anladı. Ailesine ve kendi halkına ettiği ihanetin bedelini bu şekilde ödeyecekti. Daha fazla direnmeyi bıraktı ve gözlerini kapattı. Onu bir kurbanlık gibi yere, muşambanın üzerine yatırdılar. Sonra boynuna bir balta darbesi indi. Elena’nın gözleri karardı, kulakları sağır oldu, artık hiçbir şey hissetmiyordu. Bu şatonun bu yılki gelin kurbanı o olmuştu.
Yorumlar
Yorum Gönder