BİR HAYALET HİKAYESİ
Jonas şöminenin başında oturmuş kırmızı şarabını yudumluyordu. Hâlâ yas sürecindeydi çünkü çok sevdiği bir sanatçı dün sabah hayatını kaybetmişti. Onunla herhangi bir tanışıklığı yoktu ama onun hayranıydı. O bir keman ve piyano ustasıydı. Bu ölüm klasik müzik camiasında büyük bir kayba yol açmıştı. Asıl dramatik olansa sanatçının ölüm nedeninin bilinmemesiydi. Uşağı onu banyoda, yerde yatarken bulmuştu. Vücudunda herhangi bir yara veya kan yoktu, tertemizdi. Ağzından köpükler de çıkmıyordu. Boğulma belirtisi de yoktu, en azından gözle görünür bir boğulma yoktu. Dedektifler bu ölüme kalp krizi diyerek dosyayı kapatmışlardı. Bu sabah da cenaze töreni vardı. Cenazeye Jonas gibi ona hayran olan ve onu tanıyan hemen herkes katılmıştı. Neredeyse şehrin yarıdan fazlası oradaydı. Epey kalabalık ve ihtişamlı bir cenaze olmuştu ama kimsenin ona Jonas kadar bağlı olduğunu sanmıyordu. Onun ölüm haberini aldığından beri içiyordu. İki gündür sarhoştu. Bu durum onun da pek hoşuna gitmiyordu ama acısını bastırmanın başka bir yolu yoktu.
Ama kafasında bazı düşünceler ve şüpheler vardı. Onun neden öldüğünü mutlaka öğrenmeliydi. En azından kafasındaki bir soru işareti silinirse biraz olsun rahatlayabilirdi. Çünkü bu bilinmezlik onun içini kemiriyor, onu yiyip bitiriyordu. Bunun için de o evi baştan sona araştırmalıydı. Belki de dedektiflerin gözünden kaçan bir detay, bir kanıt bulabilirdi. Saat henüz akşamın altısıydı. Bunun için gece olmasını beklemeliydi. Artık evde yaşayan hiç kimse yoktu. Sanatçı o evde uşaklarıyla ve şoförüyle beraber yaşıyordu ama o öldükten sonra herkes orayı terk etmişti. Ev sahipsiz değildi. Yakın zamanda çocukları gelip o eve sahip çıkacaklardı. Bu yüzden elini çabuk tutmalı, birileri gelmeden önce o eve gidip araştırmasına başlamalıydı.
Gece olmasını ve karanlığı beklemesinin nedeni diğer insanlardı. Etrafta yaşayan diğer insanlar Jonas'ı o eve girerken görürlerse polise haber verebilirlerdi. O da haneye tecavüzden tutuklanabilirdi. Bunun olmasını istemezdi. O saat gelene kadar bir şeyler yemek için mutfağa gitti. Karnını doyurdu, sonra biraz daha alkol almaya yeltendi ama vazgeçti. Zaten yeterince sarhoştu. Bu gece iş başına geçecekse ayık olmalıydı, en azından yeteri kadar. Bu yüzden kendisine sert bir kahve yaptı. Kahvesini içtikten sonra gidip bir duş aldı. Ayılamamıştı. Bu sarhoşluk birkaç saatte geçecek gibi değildi. En azından bir yerlerde sızıp kalmasa iyi olurdu. Özellikle sanatçının evinde. Bu tam bir felaket olurdu. Kendisini olabildiğince dinç ve ayık tutmak zorundaydı.
Uzun bir süre evinde oyalandı. Saat gecenin ikisi olmuştu. Şimdi tam sırasıydı. Herkes derin uykuda olmalıydı. Onu kimse yakalayamazdı. Yanına bir gaz lambası, bir defter ve bir kalem alıp evden çıktı ve sanatçının evine doğru ilerledi. Evin önüne geldiğinde durdu ve önce etrafa, sonra eve baktı. Hiçbir evin penceresinde ışık yoktu. Yalnızca sokak aydınlatmaları yanıyordu. Evin içinde hiçbir ışığı yakmazdı. Bu yüzden elindeki gaz lambasını kullanmak zorundaydı.
Kapıya yaklaşıp eliyle itti. Sonra kapı kulpunu tutup aşağı indirdi. Kapı açıktı. Kimse kilitlememişti. Jonas şaşırdı ama fazla sorgulamadı. Kapıyı kilitlemeyi unutan her kim ise onun işini kolaylaştırmıştı. Gaz lambasını yakıp içeri girdi. Lambayı yukarı kaldırıp etrafa göz gezdirdi. Aniden tüylerinin ürperdiğini hissetti. Şu an bu kocaman ve karanlık evde tek başına olduğundan mı yoksa burada bir insanın ölmesinden mi bilinmez, içini bir huzursuzluk ve korku kapladı. Daha önce buraya hiç gelmemişti. Bu ilk gelişiydi. Evin ihtişamını bu karanlıkta bile görebiliyordu. Burası kocaman bir malikaneydi. Duvarlar koyu renk duvar kâğıdıyla, zemin kırmızı bir halıfleksle kaplıydı. Her yerde devasa tablolar ve heykeller vardı. Tavanda ise devasa bir avize asılıydı.
Jonas bir an bu evin kendisine ait olduğunu düşündü. Bu evde kendisi yaşasa nasıl olurdu? Ama burayı satın almaya ya da bakımına onun gücü yetmezdi. Bu sadece bir hayalden ibaretti. Merdivenlere ilerledi ve yukarı çıktı. Duyduğu kadarıyla sanatçı birinci kattaki banyoda ölmüştü. Orayı bulmaya çalışıyordu. Bu katta uzun bir koridor ve koridor boyunca bir sürü kapı vardı. Bütün kapıları teker teker açarak o banyoyu aramalıydı
Birkaç oda tamamen boştu. Yalnız başına yaşayan bir adam bunca odayı neyle dolduracaktı ki? Başka bir odanın kapısını açtığında buranın yatak odası olduğunu gördü. İçeri girip etrafa bakındı. Burada da duvarlar koyu renk, zemin kırmızı renk ve duvarları kaplayan ihtişamlı tablolar, yer yer köşelere dizilmiş kocaman ve gösterişli heykeller vardı. Devasa pencereyi kapatan devasa siyah bir perde, tam ortada kocaman bir yatak ve etrafını saran kırmızı tüller...
Jonas hayranlıkla etrafa bakınırken bir kenarda duran çalışma masası dikkatini çekti. Bu ev resmen her adımda kendisine hayran bırakıyordu. Her yer gizemli, ihtişamlı ve gösterişli eşyalarla doluydu. Buraya hayran kalmamak elde değildi. Jonas masaya doğru yaklaştı. Gaz lambasını masanın üzerine tuttuğunda masanın üzerinde bir sürü el yazması kâğıtlar olduğunu gördü. Kenardaki kalemin ucunda hâlâ mürekkep vardı. Mürekkep şişesinin kapağı açıktı ve kâğıtlardan biri sadece yarıya kadar doluydu. Geri kalanı boştu. Muhtemelen sanatçı bir hikâye yazıyordu ama hikâyesi yarım kalmıştı. Tamamlayamamıştı. Bu çok acıydı. Ölüm gerçeği yüzüne tokat gibi çarpmıştı. En iyisi plansız programsız yaşamaktı. İnsanın başına ne zaman ne geleceği belli olmuyordu.
Jonas masanın önündeki sandalyeyi çekip oturdu. Gaz lambasını masanın üzerine koydu ve kâğıtlardan birini eline aldı. Bunun hikâyenin kaçıncı sayfası olduğunu bilmiyordu. Üzerlerinde sayfa numaraları yazmıyordu ama yine de okumaya başladı:
Bunu denedim. Gerçekten de işe yaradı. Bu hayatımda yaptığım en korkunç, bir o kadar da muhteşem ve ilginç şeydi. Bunu birine anlatsam bana deli ya da lanetli büyücü derler. Belki de beni darağacına asarlar. Gerçi büyücülerin çoğunun kadın olduğunu sanıyorlar. Bu yüzden bana farklı bir gözle bakarlar ama yine de beni lanetli olarak kabul edeceklerine eminim. Olsun. Sonuçta bunu başardım. Onu getirdim.
Jonas meraklandı. Adam neyden bahsediyordu? Bu sayfada daha fazla detay yoktu. Bunu anlamak için eline başka bir sayfayı aldı ve gaz lambasının ışığında dikkatle okudu:
Geçen gece rüyamda ilginç bir şey gördüm. Çok garipti. Sanki birisi bana bir mesaj veriyordu. Bana ölen birisini getirmek ve onu tekrar görmek için bir yöntem öğretti. Ben de bu yöntemi uygulayacağım. Bir hayalet hikâyesi yazdım. Rüyamda verilen mesaja göre geri getirmek ve görmek istediğim kişiyle ilgili bir hayalet hikâyesi yazmam gerekiyormuş. Ben de bunu yaptım. Kaybettiğim sevgilimi, hayatımın aşkını, canım karımı geri getirmek ve onu tekrar görebilmek için bir hayalet hikâyesi yazdım.
Jonas kaşlarını kaldırdı. Meraklı bir hâlde hemen başka bir sayfaya geçti. Hikâye hâlâ karmaşıktı. Bölümleri art arda getirememişti. Bunu yapmak için bütün sayfaları okumalıydı.
Karım ile ilgili bir hikâye yazdım. Onu bir hayalet olarak tasvir ettim. Onunla ilgili yaşamak istediğim şeyleri yazdım. Sonra ne mi oldu? Bunu yaptığım gece o geldi. Gerçekten geldi. Onu karşımdaki aynada gördüm. Silik silüeti tam arkamda duruyor, bana bakıp gülümsüyordu. Düşünebiliyor musunuz? Onu gerçekten geri getirdim. Hayalet de olsa, kısa bir süre de olsa onu gördüm. Hem de bir yıl sonra ilk kez. Bu benim için dünyalara bedel. Onu tekrar görebilmek dünyalara bedel. Bu beni çok heyecanlandırdı. Bir ara nefesim kesildi. Tüm vücudum uyuştu. Korkudan mı, heyecandan mı bilinmez, kalbimin hayatımda bu kadar deli gibi hızla attığını hiç hatırlamıyorum.
Jonas donup kaldı. Bu hikâye onun tüylerini ürpertti. Heyecanlandı. Sanatçı gerçekten de kalp krizinden ölmüştü çünkü yarım kalan sayfa, kalbinin hiç bu kadar hızlı attığını hatırlamadığını yazdığı sayfaydı. Bu mesajı uygulamış, söyleneni yapmış, karısının hayaletini görmüş ve deneyimlerini yazarken son sayfasında kalp krizi geçirip ölmüştü.
Jonas'ın aklına bir fikir geldi. Bunu kendisi de o sanatçı için uygulayabilirdi. Hayranı olduğu adamı buraya getirebilir, burada onunla baş başa bir gece geçirebilirdi. Belki ona harika, meşhur kemanını bile çaldırabilirdi. Bu harika bir fikirdi. Bunu uygulayacaktı, hem de şimdi.
Elindeki kâğıtları bir kenara bırakıp eline boş bir kâğıt aldı ve kalemi mürekkebe batırdı. Sonra yazmaya başladı:
Hayranı olduğum sanatçı henüz yeni öldü ama ruhunun hâlâ burada, bu evde olduğunu biliyorum. Onu tekrar görmek istiyorum. Canlı canlı... Burada... Şimdi... Onunla bu odada kalmak, onun harika eserlerini dinlemek istiyorum. Bana kemanını çalmasını, beni eserleriyle büyülemesini istiyorum.
Jonas yazdıkça boğuk, cızırtılı sesler duymaya başladı ama gözlerini kâğıttan ayırmadı. Yazmaya devam etti. Hikâye gerçekleşmeye başlıyordu. O buraya geliyordu. Onu hissedebiliyordu.
Bütün hayal gücünü ve arzularını kullanarak yazmaya devam etti. Boğuk ve yankılı ses giderek yakınlaşıyor, netleşiyordu. Bu ince bir keman sesiydi. İnsanı büyüleyen, huzur veren, ilham veren bir ses. Jonas tüylerinin ürperdiğini hissediyordu.
Ama aklında bir soru işareti vardı. Hikâyenin bir sayfası yarım kalırken cesedi tuvalette bulunmuştu. Buna bir anlam veremedi ama yine de yazmaya devam etti.
Ses iyice netleşmişti. Jonas yazdığı ikinci sayfanın yarısına gelmişti ki durdu. Başını kaldırıp karşısındaki aynaya baktı. Ayna çatlamaya başladı. Aynı anda bazı görüntüler beliriyordu. Silik, bulanık, beyaz bir görüntü...
Jonas gözlerini kocaman açtı. Bu sanatçıydı. Gözleri kapalı bir hâlde elindeki kemanını çalıyordu. Biraz sonra oradan uzaklaşmaya başladı. Jonas onu aynadan takip ettiğinde odadan çıktığını gördü. Hemen oturduğu yerden kalkıp onun peşinden gitti.
Hayaleti, ayna olmadan da apaçık görebiliyordu. Hayalet tuvalete girdi. Elinde hâlâ kemanı vardı ve hâlâ çalıyordu. Jonas da tuvalete girdi.
O anda olduğu yerde çakılıp kaldı.
Nefes alıp verişi ve kalp atışları hızlandı. Biraz önce ona keman çalan sanatçının hayaleti şimdi simsiyah, korkunç bir yaratığa dönüşmüştü. Yaratığın kocaman elleri, devasa başı ve köpek balığını andıran korkunç bir ağzı vardı. Gövdesi ise yoktu. Jonas gözlerini kocaman açtı. Tüm vücudunun titrediğini hissedebiliyordu. Gözleri kararıyor, başı dönüyordu. Bir süre sonra dizlerinin bağı çözüldü ve olduğu yere düştü.
Artık hiçbir yerini hissedemiyordu. Bu yüzden yere sırtüstü uzandı ve bir daha doğrulamadı. Gözleri artık tamamen kararmıştı. Nefes alamıyor, hareket edemiyordu.
Canavar oradan yok olduğunda Jonas da hayranı olduğu sanatçı gibi kalp krizinden ölmüştü ama sevdiği birinin hayaletini gördüğü için heyecandan değil, bir canavar görmenin verdiği korkudan. Canavar onu bu şekilde kandırmıştı, tıpkı sanatçıyı kandırdığı gibi.
Sanatçının hikâyesinin yarım kalan sayfasına yazamadığı ve yarım bıraktığı şey buydu.
Bu aslında korkunç bir hayalet hikâyesiydi.
Yorumlar
Yorum Gönder