MANASTIRDA CİNAYET
Dedektif Michel ve yardımcısı cinayet mahalline vardıklarında bir an durup şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Olay yeri bir manastırdı. Manastırda bir cinayet işlemeye, birini öldürmeye kim nasıl cesaret edebilirdi ki? İkisi de şaşkınlıklarını hızla atarak manastıra doğru ilerlediler. Bina oldukça eskiydi. Dış cephesi yılların getirdiği dış etkenlerden dolayı kararmış, yer yer dökülmeye başlamıştı ama iki yüz yıllık manastır hâlâ dimdik ayaktaydı. Görüntüsüne rağmen yıllara meydan okuyordu. Dedektif ile yardımcısı kapıya yaklaşıp kapıyı çaldılar ve beklediler. Hava yağmurlu değildi ama dondurucu biçimde soğuktu. İkisi de biraz daha burada beklerse soğuktan titremeye başlayacaklardı. Ya da tekrar bir kilometre uzaklıktaki ormanlık alanın girişinde biten yol kenarına bıraktıkları araçlarına doğru yürümek zorunda kalacaklardı. Neyse ki fazla beklemelerine gerek kalmadı. Kapı açıldı ve karşılarında bir rahip belirdi. Adam en fazla otuz yaşlarında olmalıydı. Duruşu ve bakışlarından kibir akıyordu. Sabit ve sert bir ses tonuyla sordu:
“Siz kimsiniz?”
“Beklediğiniz Dedektif Michel, bu da yardımcım. İçeri girebilir miyiz?”
Rahip onları baştan aşağı süzdü, sonra yine aynı kibirli tavrıyla sordu:
“Sizi kim aradı?”
“Bir rahip.” diye cevapladı dedektif.
“Kimliklerinizi gösterin.”
Dedektif ile yardımcısı kısa bir an birbirlerine baktılar. İkisi de soğuktan titremeye başlamışlardı. Elleri paltolarının cebindeydi ve yakalarını boğazlarına kadar çekmişlerdi. Yardımcı sıkıntılı bir hâlde iç çekti. Dedektif tekrar rahibe döndü.
“Bunları içeride yapamaz mıyız? Dışarısı çok soğuk ve aracımızı yol kenarında bırakıp buraya kadar yürümek zorunda kaldık ve...”
Yardımcı sabırsızlıkla araya girdi.
“Kısacası donduk, çekil de içeri girelim.”
Kapıya doğru bir adım attı ve rahibi kenara itmeye çalıştı ama rahip bir kalkan gibi orada kilitlenmişti ve yerinden bile kımıldamamıştı.
“Önce kimliklerinizi gösterin.” diye yineledi rahip. Yardımcı bu kez öfkeli bir hâlde söylendi:
“Sen ne cüretle bizden kimlik istiyorsun? Sana bu yetkiyi kim verdi?”
Rahip ona kısa bir süre baktıktan sonra tek kelime etmeden kapıyı kapatmaya çalıştı ama dedektif hemen atıldı ve rahibin kapıyı kapamasını engelledi.
“Durun, tamam. Kimliklerimizi göstereceğiz.” Sonra dönüp yardımcısına kaçamak bir bakış attı ve paltosunun cebinden cüzdanını çıkardı. Yardımcısı da isteksizce kimliğini çıkardı ve öfkeli bir hâlde rahibe bakarak kimliğini uzattı. Rahip kimliklere baktıktan sonra kapıyı açtı ve onları içeri aldı. İkisi de içeri girdiklerinde kasılmaktan kas katı kesilen bedenlerinin gevşediğini hissetmeye başladılar. Dedektif meraklı, yardımcısı ise umursamaz tavırlarla etrafa bakındılar. Bu kat tamamen boştu. Yalnızca betondan boş bir alan. İçeriyi devasa pencerelerden giren gün ışığı aydınlatıyordu. Dedektif rahibe döndü.
“Ceset nerede?”
Rahip tek kelime etmeden arkasını döndü ve merdivenlere doğru ilerledi. Dedektif ile yardımcısı da onun peşinden gitti. Merdivenlerden yukarı çıktıklarında bu katın hiç gün ışığı almadığını fark ettiler çünkü koridorda hiç pencere yoktu. Bu katı en azından gördükleri kadarıyla yalnızca duvarlarda asılı olan gaz lambaları aydınlatıyordu. Ayrıca koridorda tarifi imkânsız ağır bir koku vardı. Bu ölüm kokusu değildi. Bu kokuyu daha önce hiç duymamıştı. Koridorda ilerledikçe bu kat ile giriş katının tamamen farklı binalarda olduğunu düşünmeye başlayacaktı ki buraya merdivenlerden çıkarak ulaştıklarını hatırladı. Koridor boyunca bir sürü kapı vardı ve kapıların hepsi birbirinden tamamen farklı motiflerle süslenmiş ahşap kapılardı. Zemin ise koyu renkte bir halıfleksle kaplıydı. Duvarlar yine koyu renkte ve yaldızlı süslemeler bulunan duvar kâğıdıyla kaplıydı. Zemin kat boş ve bakımsızken bu katın bu kadar gösterişli olmasına bir anlam verememişlerdi. Sonunda rahip bir kapının önünde durdu. Onlara kısa bir bakış attı ve cebinden bir anahtarlık çıkarıp kapının kilidini açtı. Sonra kapıyı açtı ve içeri girmeleri için kenara çekildi. Oda tamamen karanlıktı. Dedektif ile yardımcısı hiç kımıldamadılar. Önce birbirlerine, sonra rahibe baktılar. O adama güvenmiyorlardı. Ne diye anahtarı rahibin elinde olan karanlık bir odaya gireceklerdi ki?
“Önce sen gir ve ışığı aç.” dedi yardımcı. Rahip bir şey söylemeden içeri girdi. Sonra odanın içi kırmızı bir ışıkla aydınlandı. Dedektif ile yardımcısı bunu görünce onlar da kapıdan içeri girdiler. Girdikleri oda devasa büyüklükte bir odaydı. Duvarlar ve zemin koyu renkteydi. Dedektifin dikkatini çeken şey ceset değil, odayı döşeyen pahalı mobilyalardı. Sadece bu odada milyon dolarlık eşya olabilirdi. Dedektif ile yardımcısı şaşkın, bir o kadar da hayran bir şekilde etrafı incelerken rahip onların dikkatini bozdu.
“Ceset şurada.” dedi, başıyla cesedi işaret ederek.
Dedektif hemen o yöne döndü. Çalışma masasının arkasındaki koltukta oturan bir adam vardı. Başı ve kolları masanın üzerindeydi. Dedektif hemen ona doğru ilerledi. Görünürde etrafta hiç kan yoktu. Üstelik ceset tertemiz ve düzenliydi. Olay yeri de öyleydi. Hiçbir eşya yerinden oynamamış gibi görünüyordu. Masanın üzerinde hiçbir dağınıklık yoktu. Dedektif cesedin boynuna dokunduğunda cesedin soğumuş olduğunu fark etti.
“Kim bu?” diye sordu dedektif. Yardımcısı etrafı inceleyerek elindeki deftere bazı notlar alıyordu.
“Baş rahip.”
“Ne zaman buldunuz ve kim buldu?”
“Dün gece bir rahibe bulmuş.”
“Rahibe mi? Rahibenin burada ne işi var? Burası başrahibin odası mı?”
“Evet.”
“Peki neden buraya geldi?”
“Rahibelerin rahiplerle konuşması yasak mı?”
Dedektif derin bir iç çekti.
“Madem dün gece bulundu ve öldüğünü anladınız, neden bize haber vermek için sabahı beklediniz?”
Rahip alaycı bir tavırla karşılık verdi:
“Uykunuz bozulmasın diye.”
“Buradaki herkesi sorgulayacağız. Herkesi bir yere toplayın.”
Rahip ellerini arkasında birleştirerek odada volta atmaya başladı.
“Bu mümkün değil. Zaten gerek de yok.”
“Neye gerek olup olmadığına ben karar veririm, rahip. Siz değil.”
Rahip ona döndü.
“Gerek yok çünkü herkes uyuyordu. Yatakhaneler binanın en üst katında ve orada yatanlar bu katta çıkan hiçbir sesi duyamazlar.”
Yardımcı sabırsızlıkla araya girdi.
“Bu cinayeti onlardan birinin işlemediğini nereden bileceğiz?”
“Ben biliyorum. Bunu yapan her kim ise buradan, bu binanın içinde biri değil.”
“Ya öyle mi? Nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?”
“Çünkü bunu yapanı biliyorum. Onu yakalarsanız bu olayı çabucak çözmüş olursunuz.”
Dedektif bilinçsizce sırıttı.
“Madem bunu yapanı biliyorsunuz, o hâlde siz yakalasaydınız.”
“Bunu biz yapamayız.”
“Evet, çünkü bu bizim işimiz.”
“Neden alay ediyorsunuz o hâlde?”
Dedektif ona baktı, söyleyecek bir şey bulamadı. Rahip devam etti.
“Onu bizim yakalamamız mümkün değil. Öncelikle bizim bu binadan çıkmaya kesinlikle yetkimiz yok.”
“Başrahip öldü. Artık size karışacak kimse kalmadı.” diye araya girdi yardımcı. Rahip ona döndü.
“Evet ama başrahibe hâlâ hayatta.”
“Devam edin.” dedi dedektif.
“Önümüzdeki bir engel de bunu yapan kişinin her zaman ortaya çıkmaması.”
“Nasıl yani?”
“O bir yaratık. Korkunç bir yaratık ama akla hayale sığmayacak bir varlık. Gözlerinizin önünde hemen boynuzlu, sivri dişli, koca ağızlı bir şey canlanmasın. Onu size tarif edemem, kesinlikle edemem.”
Dedektif ile yardımcısı sıkıntıyla birbirlerine baktılar. Dedektif tekrar rahibe döndü.
“Peki onu nerede buluruz ve ne zaman buluruz?”
“Siz değil, o sizi bulur.”
“Biraz daha açar mısınız?”
Rahip başını dikleştirdi ve kendinden emin bir tavırla konuşmaya devam etti.
“Yaptığımız araştırmalar sonucunda onun bu manastırın kurucusu olan ve burayı yaptıran kişiye ait olduğunu öğrendik. Ve o, kendisinin yerine dışarıdan birinin geçmesine asla izin vermez. Eğer bu manastırın dışından herhangi biri buraya gelir de başrahip olursa o gelir, onu alır ve götürür.”
Dedektif meraklı bir hâlde onu dinlerken sordu.
“Yani... ne demek istiyorsunuz?”
“Ölen başrahip dışarıdan gelmişti, kasaba kilisesinden. Bu yüzden onu kabul etmedi. Yani onun buraya gelmesi için ancak dışarıdan birinin bu manastırda başrahip olması gerek.”
Dedektif ile yardımcısı birbirlerine baktılar. Yardımcı kaşlarını kaldırdı ve umursamaz bir tavırla etrafı incelemeye devam etti. Dedektif yardımcısına seslendi.
“Onu nasıl getireceğimizi buldum. Yeni başrahip sen olacaksın.”
Yardımcı ona kısa bir bakış attı. Kendisine bakarak konuştuğunu fark edince ona daha dikkatli baktı ve şaşkınlıkla sordu:
“Ben... ben mi?”
“Bakalım bu yaratık nasıl bir şeymiş ve onu etkisiz hâle getirmenin bir yolu var mı.”
“O hâlde neden siz olmuyorsunuz?”
“Sen benim yardımcım değil misin? Ben ne istersem onu yapmak zorundasın. Ayrıca o buraya senin için geldiğinde ben ne yapmam gerektiğini biliyorum, seni kurtarabilirim. Peki sen beni kurtarabilir misin?”
Yardımcı tereddüt etti.
“Hayır.” diye ekledi dedektif. “Ne yapacağını bilmiyorsun ve beni ondan kurtaramazsın. O yüzden tartışmaya gerek yok.”
Sonra rahibe döndü.
“Cesedi bir süre burada tutmamız gerekecek çünkü biz gelirken yollar çok kötü durumdaydı. Cenaze aracının buraya gelmesi çok uzun sürebilir.”
“Bodruma koyabiliriz, orası çok soğuktur.”
“Tamam. O hâlde benim kasabayı arayıp ceset için görüşme yapmam gerek.”
Rahip kapıya doğru ilerlerken karşılık verdi:
“Benimle gelin.”
Dedektif ile yardımcısı onun peşinden gitti. Aynı koridorda başka bir odaya girdiler. Dedektif telefon konuşmasını yaparken rahip kapının önünde durmuş onu bekliyor, yardımcısı ise sıkıntılı ve öfkeli bir hâlde dedektife bakıyordu. Dedektif telefonu kapattıktan sonra hep beraber üst kata çıktılar ve rahip onları bir odaya yerleştirdi. Ardından yardımcının başrahip olabilmesi için hazırlıklara başladılar. Rahip de prosedürleri yerine getiriyor, her şeyi resmileştiriyordu. Sonunda tüm hazırlıklar tamamlanmıştı. Yardımcı yarın sabah başrahip olarak eski başrahibin koltuğuna oturacaktı.
Geceyi rahibin yine onlara tahsis ettiği bir misafir odasında geçirdiler. Dedektif ve yardımcısı sabahın beşinde, herkes uykudayken yataklarından kalktılar ama onlar kalktığında manastır çoktan uyanmıştı. Dedektif şaşırdı ama fazla umursamadı. Sonuçta akşam saat sekizde herkes yataklarına gitmişti. Bu kadar erken kalkmaları gayet doğaldı. Rahip kadınların bahçe ve mutfakla ilgilendiğini, erkeklerin ise sabah ayinlerini yaptıklarını söyledi. Erkeklerden sonra işlerini bitiren kadınlar başrahibe eşliğinde sabah ayinlerini yapıyor, bu kez de erkekler yapmaları gereken işleri yapıyorlardı.
Yeni başrahip olan dedektif yardımcısı koltuğuna oturmuş, rahibin ona anlattığı ve yapması gereken rutin prosedürleri yapıyordu, korktuğu her hâlinden belli oluyordu. Ama bunu gizlemeye çalışıyordu. Hatta bir an korkusuna rağmen kendisini başrahipliğe kaptırmış ve dedektife kendisini yalnız bırakmamasını emrederek odasından çıkarmıştı. Dedektif ise bunu fazla umursamamış ve onu yalnız bırakmıştı. Şu an odada yardımcısından başka kimse yoktu. O ise kapının önünde durmuş, her an her şeye hazırlıklı olmaya, tetikte kalmaya çalışıyordu. Eğer yardımcısına bir şey olursa, onun sesini ya da yardım çığlıklarını duyarsa hemen müdahale edecekti.
Bütün gün orada durup beklemişti. Ara sıra tuvalete gitmiş, bu sırada yerine rahiplerden birini geçirmişti. Yemeğini ise yine kapının önünde, oturduğu sandalyede yemişti. Tabii sık sık kapıyı tıklatarak yardımcısının durumunu kontrol ediyor, yardımcısından iyi olduğu yanıtını alınca gönül rahatlığıyla beklemeye devam ediyordu.
Akşam olmuş, hava kararmış, manastır uykuya geçmişti. Rahip onun yanına geldi ve nöbetin nasıl geçtiğini sordu. Dedektif elini belli belirsiz savurdu.
“İdare eder. Hâlâ bir şey yok.”
Rahip şaşkınlıkla sordu:
“Ama nasıl olur? Emin misiniz?”
Dedektif de şaşkın bir hâlde ona baktı.
“O ne demek?”
“Ölen başrahip buraya geldiğinde ve o koltuğa oturduğunda sadece birkaç saat sonra ölmüştü ama yardımcınız sabah beşten beri içeride yalnız.”
Dedektif oturduğu yerden kalktı ve anlamamış gözlerle rahibe baktı. Sonra kapıya döndü ve dalgın bir hâlde geveledi:
“Ama onu sürekli kontrol ettim. Sesini duydum.”
“Çekilin kenara.”
Rahip dedektifi kenara çekti ve kapıyı açıp içeri girdi. Dedektif ise kapının önünde durmuş içerideki manzaraya bakıyordu. Yardımcısı çoktan ölmüştü. Elleri yanlara sarkıyordu ve başı masanın üzerinde duruyordu. Ağır adımlarla içeri girdi. Rahip onu kontrol ediyor, nabzına bakıyordu. Sonra dedektife döndü ve başını ağır ağır iki yana salladı. Oldukça soğukkanlı ve umursamazdı.
“Ölmüş. Hem de epey uzun bir süre önce.”
Dedektif şaşkınlıkla sordu:
“Ama nasıl? Onu kontrol ettim. Benimle konuştu, iyi olduğunu söyledi.”
Rahip ona yaklaştı ve tam karşısında durdu. Hesap soran bir tavır takınarak karşılık verdi:
“Sizinle konuşan kişi o yaratıktı. İçeri girip onu kontrol etmeliydiniz. Bu sizin suçunuz.”
Rahip arkasını dönüp oradan uzaklaşırken dedektif dehşet içinde bir ona, bir yardımcısına bakıyordu. Yaratığı görememişti bile. Nasıl bir canlı olduğunu bilmiyordu. Onu yakalamaya bir adım bile yaklaşamamıştı. Geriye tek bir seçenek kalıyordu. Bir sonraki başrahip kendisi olmalıydı. Hemen rahiple görüştü, gerekli prosedürleri yerine getirdiler ve ertesi gün için hazırlandılar. Dedektif heyecandan ve korkudan bütün gece uyuyamadı.
Sabah saat beşte yatağından çıktı ve başrahip koltuğuna geçti. Manastırda herkes işi gücü bırakmış, hatta ayinleri bile ertelemişlerdi. Herkes başrahip odasının bulunduğu koridorda durmuş, olacakları bekliyorlardı. Rahip ona şans dileyerek odadan çıktı ve kapıyı kapattı ama kimse koridoru terk etmedi.
Dedektif canavarı kandırmak ve gerçek başrahip olduğuna inandırmak için görevlerini yerine getirmeye başladı. Aradan iki saat geçmişti ama ortada hâlâ bir şey yoktu. Derken dedektif rüzgâr gibi bir şey hissetti. Başını kaldırıp etrafa bakındı. Pencereler sıkı sıkı kapalıydı. Bir kez daha rüzgâr esti. O zaman anladı. Bu yaratıktı. O gelmişti, buradaydı ve odanın içinde dolanıyordu. Onun görünmeyen bedeninin varlığını bu şekilde hissediyordu. Dedektif bunu umursamıyormuş gibi yaparak işini yapmaya devam etti.
O sırada yaratık, siyah bir gölge olarak görünmeye başladı. İlk başta silik bir gölgeydi ve yavaş yavaş netleşiyordu. Dedektif korkudan gözlerini kocaman açmış tam karşıya bakıyordu. Yaratık daha da netleşti. Rahibin dediği gibi onun gözünde canlananın aksine daha farklı ve tarif edilmesi zor bir yaratıktı. İnsana benziyordu ama bir yandan da yılana benziyordu. Hayır, bir keçiye... Belki de nasıl bakılırsa ona benziyordu. Dedektif yutkundu ve onunla konuşmaya çalıştı.
“Sen... sen kimsin? Ne istiyorsun?”
Cevap yoktu. Neden ona cevap verecekti ki? Dedektif oturduğu yerden ayağa kalkmaya yeltendiği sırada yaratık bir baş hareketiyle onu tekrar yerine oturttu. Dedektif aniden koltuğa çöktü ve tüm vücudunun taş kesildiğini hissetti. Ne oluyordu böyle? Dedektif hareket etmeye çalışıyordu ama nafile. Sanki bir çukurun içine konulmuş, üzerine beton dökülmüş ve beton donmuştu. Tam olarak bu şekilde hissediyordu.
Biraz sonra yaratık yine kararmaya ve silikleşmeye başladı. Aynı anda beyaz bir ışık hüzmesi göründü. Işık küçük bir demetten kocaman bir boşluğa dönüşüyordu. Daha sonra ışık aniden yok oldu ve her yer karanlığa gömüldü. Dedektif de hem başrahip hem de yardımcısı gibi ne olduğu bilinmeyen bu yaratık tarafından öldürülmüştü.
Kapı açıldı ve rahip içeri baktı. Dedektif kolları iki yana, başı masanın üzerine düşmüş ölü hâlde yatıyordu. Sonra diğerlerine döndü.
“Bu iş de tamam.” dedi ve herkes alkışlamaya başladı.
Aslında ortada ne garip ölümler vardı ne de yakalanması gereken bir yaratık. Doğru olan tek şey bu yaratığın burayı kuran ve buranın ilk başrahibi olan kişinin ruhu olduğuydu. Rahipler ve rahibeler buranın başına geçen tüm başrahipleri onun ruhuna kurban ediyordu çünkü bunu yapmadıkları zaman kendi canları tehlikeye girecekti. Buranın başına geçen tüm başrahipler öldüğünde yerlerine kimse gelmek istemezse eğer birilerini bulmak zorunda kalıyorlardı ama bu kişi kendi içlerinden biri asla olmazdı. O ruha bir başrahip vermezlerse bu kez manastırı ellerinden alacaktı. Bu yüzden onlar da dışarıdan birilerini bulup çeşitli bahanelerle buraya getiriyorlar ve onları o ruha kurban veriyorlardı. Böylece hem manastır onlara kalıyor hem de can güvenliklerini sağlamış oluyorlardı. Şimdi sırada ruh için yeni bir kurban bulmak vardı.
Yorumlar
Yorum Gönder